Dergimizde birçok oyununu irdelemeye çalıştığım, bana kalırsa son yılların en heyecan verici tiyatro topluluğu olan DOT, 2007-2008 sezonunun ikinci yapımıyla yine göz dolduruyor!.. İki yıl önce aynı sahne için yönettiği “Çok Uzak”ın ardından, bu kez David Harrower’in “Blackbird – Karatavuk” oyununu sahneye koyan Emre Koyuncuoğlu, Metin Boran ile Evrensel Gazetesi (07/01/2008) için söyleşirken, “…DOT’un seyircisi çağdaş tiyatronun en güncel metinl
erini/projelerini takip etmek isteyen bir seyirci…” tanımlamasının yanı sıra, “…bu oyunların eleştirel düzeyi ve içinde var olan kavramsallık ve politik gerçeklik veya tabu yıkıcılık, DOT’un seyircisini rahatsız etmiyor” açıklamasını getirmiş... Katılmamak mümkün değil – ve bu bağlamda, daha konuya girmeden DOT’un yöneticilerini, bu çalışmasıyla Koyuncuoğlu’nu ve gerek bu oyunda, gerekse aynı sahnenin birbirlerinden tamamen değişik düzenlerinde izlediğimiz tüm yapımlarında emek vermiş oyuncu ve yaratıcı ekiplerini – özellikle bu tabu yıkıcılıklarından dolayı – alkışlamak isterim… İşte, yine bir “yıkım” ile karşı karşıyayız! Konu yeni değil, ancak bakış açısı derinlemesine sorgulayıcıdır: Yazılışından tam 60 yıl önce Nabokov’un “Lolita” romanı ile ilk kez dünya yazınında geniş çapta tartışılmaya başlanan “pedofil” kavramı ve sorunsalı, “Karatavuk”ta dört ayrı ikilem biçiminde tartışılıyor, kanımca… Bunların ilk ikisi birbirine bağlı olarak görülmeli: 40 yaşındaki bir erkek ile 12 yaşındaki bir kız çocuğu arasında bir aşk ilişkisi olabilir mi, yoksa ortada sadece basit bir taciz olayı mı var? – dolayısıyla; erkek bir pedofil mi, yoksa “toplum gerçekleri”(?)nin dışına taşmış, ayrıksı bir aşık mı? Diğer ikilemleri de aralarında ilintili olarak görüyorum: Unutmaya mı çalışalım, yoksa hatalarımız ile mi yüzleştirelim birbirimizi – ve bu bağlamda, geçmişi sorgulayalım mı veya onu geride bırakıp, salt günümüzü mü yaşayalım? İskoçyalı David Harrower’in ikinci büyük başarısı olan “Blackbird”, 2005 Edinburgh Festivali’nin ardından, usta yönetmen Peter Stein tarafınca 2006’da Londra’da sahnelendi, eşzamanlı olarak Berlin ile Viyana’da gösterildi ve daha sonra ABD ve Avustralya’da, çok geçmeden de DOT tarafınca “keşfedildi”… Çevirisi de Emre Koyuncuoğlu’na ait, dramaturjiye ise Selvin Yaltır imza atmış. Bizde ilk gösterimi Sevgililer Günü’nde yapılan oyun, Una ile Ray’in 15 yıl sonra karşılaşmaları ile başlar: İlişkilerinin açığa çıkması ile küçük kız ve ailesi için utanç verici bir dönem başlamış olmasına karşın, oturdukları mahalleden nedense taşınamamışlar; erkek ise, bu suçtan dolayı yaşadığı tutukluluk dönemini geride bırakmak üzere, adını da değiştirip yeni bir hayata başlamıştır… Ne var ki, çalıştığı şirketin bir reklam fotoğrafında Una tarafınca tanınır ve bir akşam ansızın işyerinde ziyaret edilir. Aralarındaki yüzleşme ve tartışmalar, şirket çalışanlarının yemek artıklarının ortadaki masanın üstünde ve kısmen yerlere atılmış olduğu, arka plandaki buzlu camdan gölgeleri görülen personelin gidip geldiği koridorun hemen yanındaki odada yapılıyor, oyun boyunca… Her hareketinden belli oluyor ki, Ray bu karşılaşmadan çok rahatsız ve onu, arada bir kapıda beliren çalışma arkadalarından gizli tutmaya çalışıyor. Tartışmalar sürer ve gittikçe şiddetlenirken, 15 yıl önce olup bitenlere tanık olmaya ve böylece sebep-sonuç ilişkilerinin içine dalmaya başlıyoruz – özendirme, dürtü, tutku ve güçsüzlük gibi öğeleri algılayarak… David Harrower, “Karatavuk” ile en yalın oyun biçimlerinden birini sunuyor bizlere: Kapalı bir mekânda, kısıtlı bir süre içinde, bir kadın bir erkeği sorguluyor… Ne var ki, bu denli basit görünen kurgu, aslında hiç de öyle değildir; burada “bir artı bir”, “iki”den fazlasını getiriyor izleyicilere – boyutlar üçe, dörde, beşe çıkıyor – zaman içinde gidip geliyoruz, eski defterler dürülüyor ve geçmişten kaçmaya çalışan, adını dahi değiştiren erkeğe “ben ismimi korudum...”, oysa ki “…yaşadığım hayattan nefret ettim…” suçlamasını getiriyor, genç kadın. Ona karşılık, geride kalmış olanlar canlanırken, “sen, aşkı iyi biliyordun…” diye suçluyor erkek onu ve şöyle sürdürüyor: “Sana çocuk gibi davranılmasını istemedin…” Tüm bunlar konuşulur, irdelenir, tartışılırken, bir nevi söz orgazmına ulaşıldığında, geçmişin bir izdüşümünü yaşıyoruz birden – bir “aşk patlamasını”! Ve şu soru akla geliyor, yavaş yavaş, acı acı; geçmişte taciz eden kimdi – ve bugün kim? Ancak aynı zamanda ve geçmişteki/bugünkü gelişmelere koşut olarak, yine o asal soru bırakmıyor peşimizi, belki de oyunun sürpriz sonu ile tetiklenerek; otuz yaş farkına karşın aşk mümkün mü, uygun mu veya yasaklanmalı mı? “Karatavuk”, bir “love story”den başka bir şey değildir, kanımca – ancak oldukça dramatik bir aşk öyküsü: Bu aşkı yaşayanları yok eden – antik bir trajediden alınmış gibi… İşte, 1950’lerin tutucu Batı dünyasında bir bomba gibi patlamış “Lolita” kadar olmasa da, bugün dahi tartışmaya açık olan “Karatavuk”un yazarı, toplum içindeki aşkı sorguluyor aslında. Nasıl ki, 15 yıl önce çevresi Una’yı manen, hukuk düzeni ise Ray’ı maddeden yargılamışsa, bugün de iş arkadaşları Ray ile Una’yı kapı aralığından “röntgenlemeye” çalışmıyorlar mı?.. Öğrendiğim kadarıyla, Edinburgh/Londra’daki P. Stein yönetiminde, odanın dışında parmak uçları üzerinde durup boyunlarını gerebilen iş arkadaşları, camın üst bülümünden içerisini gözetleyebiliyorlardı – E. Koyuncuoğlu ise bu dolaysız saygısızlığı (belki de birazcık kendi “adab-ı muhaşeretimiz”e uygun olarak) hafifleterek, camın tümünü “buzlu” yapmış ve ancak gelip geçen gölgeleri gösteriyor, sadece odanın kapısını birkaç kez tıklatarak… Keza, Una’nın Ray’e karşı olan oldukça taşkın davranışlarını da önemli oranda hafifletmiş, özellikle cinsel yaklaşımlarını… Bunun nedenini anlamış değilim – özellikle aynı sahnede son olarak izlemiş olduğum sert içerikli “Kürklü Merkür”den sonra, “Yüzüne (In-Yer-Face) Tiyatro”sunun sınırlarını niye törpülüyoruz ki, bu türe soyunmuşken? Ona karşılık, Koyuncuoğlu oyunun temposunu bence iyi ayarlamış: Sahnenin içine “patlayan” bir girişin ardından, sanki kartlar ortadaki masaya tek tek açılıyor ve devinim gittikçe hızlanmakta, çatışma ve doruğa, nihayet şaşırtıcı/düşündürücü sona varana dek… Sezonun başlarında Tiyatro İstanbul’un oldukça talihsiz “Çıkmaz Sokak Çocukları” yapımından sonra, “Karatavuk”ta yine parlıyor, Cüneyt Türel. Bu başarılı tiyatro emekçisini son iki yıldır daha çok büyük sahnelerde “konserler”de izlememizin ardından, yine bir “resital”de karşımızda bulmak, ne güzel – üstelik bu kez, neredeyse “dokunma” mesafesinde!.. Aynı sahnede, aynı yönetmenin “Çok Uzak” çalışmasında ilk kez izleyip beğendiğimiz Mine Tugay, bu kez de başarılı bir sınav veriyor, özellikle hareketli sahnelerde oyunun temposunu belirleyerek… David Harrower, 2006 İskoçya Eleştirmenler ve 2007 Laurence Olivier Ödüllerini almış “Blackbird” oyununu yazarken, 2003 yılında basında okuduğu benzer bir olaydan esinlendiğini belirtiyor, ancak başlığı ile ilgili bir açıklamasına hiçbir yerde rastlamadım… Burada belirli bir simgesel anlam aramak mı gerekir (kara = uğursuzluk = geçmişten gelip, rahasızlık vermek), bilemiyorum – öte yandan oyunun yer aldığı odadaki karışıklık, yerdeki çöpler, Ray’in bu şirkette yönetici mi, kapıcı mı olduğunun belirlenmemesi – tüm bunlar, yaşamının halen karmakarışık bir düzeyde olduğuna işaret etmiyor mu? Ve birden, ansızın, bir kara kuş bir yerlerden uçup geliyor, bu karışıklığın üstüne konuyor, çöpleri karıştırıyor, ötmeye başlıyor… “Karatavuk”, DOT’da belki de ilk kez sarsıcı efektler, müzik ve ışık tasarımına gerek görülmeksizin, salt güçlü metni ile izleyicilerin neredeyse bir buçuk saat boyunca nefeslerini tutmalarını sağlayacak bir oyundur – ve bence Emre Koyuncuoğlu’nun söyleşisinde tanımladığı “seçici” izleyicilerden çok daha büyük bir kitleye yönelerek!..
10 Nisan 2008 Perşembe
07 Nisan 2008 Pazartesi
"KENDİNE AİT ODA NO: 104" YENİDEN SAHNEDE/ODASINDA
"Kendine Ait Oda No:104" her Salı Lush Otel'de seyircisi karşısında. Detaylı bilgi içintel: 0212-2439595 ya da http://www.lushtiyatro.com/
Aşağıda BREEZE DERGİSİ'nde Nisan ayında yayınlanan Röportaj'dan bir alıntı yer almaktadır.
BREEZE: Bir otel odasında oyun yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Dünyada bunun başka örnekleri var mı?
E.Koyuncuoğlu: Lush Otel’in restoransyon ve odalarının mimarlığını yapan arkadaşım Elif Özdemir bana oteli gösteriyordu, ben de onunla her odanın ruhunu konuşuyordum. Sedirli Oda’ya gelince Elif’e burada tiyatro bile yapılır dedim. O da bana “Neden yapmıyorsun ki, Timur Bey zaten kültür ve sanatla mekanları bağdaştırmak istiyor”dedi. Konuyu hemen orada Otelin sahibi Timur Özdemir’e açtık, o projeye başından inandı ve bu günlere gelindi.
Size göre bir otel odası ne ifade eder?

Öncelikle otel odasında bana iki şeyi çağrıştırıyordu. Herkesin bir geceliğine ya da bir süreliğine kendine ait kılabileceği “özelini yerleştirdiği ve yaşadığı” bir alan ve aynı zamanda bir sonraki gün tamamen o özelliğe dair hiçbir şeyin kalmadığı ve tamamen anonim bir karaktere bürünebilen bir mekan. Bu özellik, oyunu yazarken hem çok özele ve kişisel algıya derinlere açılma, hem de bu coğrafyaya ait olan kolektif hafızaya yönelik olanı araştırma ihtiyacı hissettirdi. Virginia Wollf, kadının bağımsız duruşunun ve kendi kimliğinin ve toplumsala alanda yerinin olması için ekonomik anlamda bağımsız ve bu bağımsızlığıyla kendine ait alan yaratmış olması gerektiğini savunur, “Kendine Ait Oda” isimli eserinde. Ama sonrasından bahsetmez. Benim çoğu kez takıldığım noktalardan biridir. Ekonomik bağımsızlığını bir nebze kendine sağlamış, bu dünyada kendi olarak varolabildiği alanlar oluşturmuş bir kişi ne kadar gerçek anlamda yine de toplumsal anlamda “eşit koşullara” sahiptir? Bu oyun, tüm bu soruları içinde barındırarak, kadın gözüyle toplumsal alanda “bir yürüyüş” yapıyor. Oyundaki filmde olduğu gibi. Sokaklarda yürüyor ve düşünüyor… Tarihiyle dönüp dönüp yüzleşiyor.. Kişisel tarihi ve toplumsal tarihiyle iç içe bir şekilde.
Otel odasında tiyatronun klasik sahne tiyatrosundan farkları neler?
Seyirciyi çok farklı etkiler.Çok daha sıcak bir atmosfer. İç içelik söz konusu. Oyun ve oyuncu ile seyirci arasında bir ayrım yoktur. Bu doğal olarak seyirciyi “kurgulanan dünyanın” gerçeği içine sokar. Daha yakın ilişki ister istemez daha özel olan bir alan yaratır ve bunu seyirci paylaşılır. Oyuncunun performans enerjisini çok yakından hisseder. Oyuncunun ses kullanımı ve beden kullanımı doğala en yakın olanıdır, çünkü ilişki mesafesi de en doğal ölçütlerdedir. Kısaca kurgu gerçek, daha gerçektir.Tiyatro sahnesi olarak tanımlanmamış farklı alanlarda tiyatro yapmak, seyircinin önyargı koşullarını kırdığından ve böylelikle klasik bir beklentisi olamayan ve yeniye açık bir seyirci algısıyla karşılaşılan buluşmalar olduğundan, tiyatrocuları hep çok cezp etmiştir. Aynı zamanda yaratıcılığı körükleyen, risk aldıran heyecan veren işlerdir.
Hikayenin sadece bir otel odasında geçmesi sizi kısıtlamadı mı?
Tam tersi zenginleştirdi. Mekan belliydi, konu sonsuzdu. Mekanın özelliklerinden yararlanmak ise renk kattı.
Biraz oyunun hikayesinden bahseder misiniz?

Oyun; hem çok özele, hem de bu ülkedeki yaşanmışlıklara değebilecek anları içermeli ve herkese seslenebilmeli diye düşündüm. Güliz ile bol bol doğaçlamalar yaptık, yazım süresinde. Aynı zamanda, bana yardımcı olsunlar diye beraber çalıştığım diğer oyuncularla da doğaçlamalar yaptım. Yine çevremdeki kadınların hikayelerinden bir sürü an ve renk aldım. Aslında hiçbir hikaye birine ait değil. Ama hepsine ait parçalar var.Tüm bu anlatıları birbirine dolayıp bağladım. Hikayeler bana da ait değiller.. Ama kurgulanma biçimi ve dili bana ait, tabii.
Kendine Ait Oda, No:104, oyunun geçtiği mekân, ”Sedirli Oda”,aslında bir otel odasıdır. Ama bir yandan da Tarihi bir Beyoğlu apartmanının özgünlüğünü koruyarak, dünün ve bugünün izlerini, geleneksel ve çağdaş çizgileri barındıran iç mimari özelliğiyle “Sedirli Oda”; tarihi bir eserdir. Geleneksel kullanımla çağdaş kullanım iç içedir. Bu oyunun metnini de etkiledi. Bu nedenle, oyunun yapısında da geleneksel oyun kurma özelliği çağdaş bir dille anlatılıyor. Kendine Ait Oda, No:104 de aynı zamanda bir “seyyah / seyyar” oyuncunun bir toplumsal sorunsalı, hikaye anlatma özelliklerini kullanarak geleneksel oyun kurma kültürümüz olan “Meddah” oyununa da bir kadın oyuncuyla göz kırpıyoruz.
Oyunun kısaca konusu şöyle: Oyunun bir kadın otele giriş yapmasıyla başlar. Kadın odasına çıkar ve çantasını açıp, odaya yerleşir. Çantasını açıp odaya yerleşmeye başladığı an, oyunumuz çoktan başlamıştır… Bavulundan çıkardığı, yanına aldığı eşyalar, bir anlamda yanında taşıdığı, sakladığı, paylaşmak istediği, yaşamında iz bırakmış, kendi tarihinin belleği olmuş nesnelerdir.
Eşyaların ortaya çıkmasıyla birlikte hikayeler de peş peşe gelir. Birçok karakter odada, oyuncumuzla birlikte dolaşmaya başlar, “geçmişten” ve “gelecekten” gelen bu karakterler aslında en kökte olan bir yapıya sıkı sıkıya farkında olmadan bağlıdırlar.
Oyundaki bütün kadınlar bir mola istiyorlar ya da alıyorlar. Sanırım mola almak, biraz aslında hayatın içinde hep bir yerlere yığdığınız ve bir türlü dönüp bakamadığınız bir sürü anı yerlerine, değerlerine yerleştirerek, onları taşımaktan, yanınızda sürüklemekten vazgeçip, onları yerlerine kaldırmanız anlamını da taşıyor. Mola almak, bir anlamda içinde kaybolduğunuz koşturmacaya, veya her şeye dışarıdan bakabilmek için kendine zaman almak oluyor.. Kendiniz için, nerde ve nasıl olduğunuzu görebilmek için zaman almak…Oyunun sonunda oyuncu uyumaya yatar, oyun boyunca bavulundan çıkardığı eşyalarla, ki bu eşyalar tamamen belli dönem karakterlerini üzerlerinde taşırlar, Türkiye’nin 40’ları, 50’leri 60-70’leri ve 80’lerine ait hemen ayırt edebileceğiniz ve toplumsal göndermeleri çok net objelerdir.- odayı giydirip uykuya dalar. Kapının çalmasıyla rüyasına uyandığında ise, dışardan gelen ses, onu bir paşanın beklediğini bize ima eder. Rüyasında, kadın dışardan gelen sese hemen giyinip geleceğini söyler. Ve giyinirken onun aslında mekanı üstüne giydiğini görürüz. Son kostümü tamamen Osmanlı dönemine ait olup, renk olarak da odanın renginin aynısı, yağ yeşilidir. Odanın tüm duygusunu üstüne giyerek çıkar… Bu bir anlamda o ana kadar anlattığı kadınların hepsinin bir anlamda en derinde, bilinç alında bir Osmanlı geleneklerine tabi olan bir yapıyı üstlerine bilerek ya da bilmeyerek giyindiklerine gönderme yapmaktadır.
Oyun geçtiğimiz yıl oynandı ve bu sene yeniden başlıyor. Oyuna seyircinin tepkisi nasıldı?
Oyun sonunda seyirci oturduğu yerden kalmak istemiyor. Güliz’e bir bu kadar daha anlatsan dinleriz diyorlar. Ve oyun sonunda bire bir sohbet ihtiyacı hissediyorlar. Hikayelere kendi hikayelerini eklemek, paylaşmak istiyorlar. Tıpkı bir sohpette olduğu gibii biri hikaye anlatmaya başladı mı, karşı tarafta anlatmak paylaşmak istiyor...
Oyun genelde hem eleştirmenler tarafından, hem de seyirci tarafından çok olumlu tepkiler aldı. Çok ilgi uyandırdı. Oyun aylar öncesinden dolu oynuyordu. Tabiseyirci sayımız az ama ilgisi bir o kadar fazla oldu. sayımız az. Otele telefon eden, yer arayan ve bulamayan bir o kadar çoktu. Lush Otel bir anlamda tüm kadrosuyla tiyatro gibi işledi. Bu işletmenin de severek yaptığı bir iş oldu ve bu mekana ve seyirciye de yansıdı. Bu sezon başında otel de tadilat olduğundanoyuna ara vermek durumunda kaldık. Ama bu arada bile ısrarla oyunun sorulması, tabi bizi çok sevindirdi. Tadilat sonrası biz zaten oyunu yeniden sahneleyecektik ama beklentinin olduğunu bilmek tabi çok keyifli.DOT’daki Kara Tavuk oyununu çevirdiniz ve yönetiyorsunuz. Biraz bu oyundan bahsedebilir misiniz?
DOT için çevirip, sahnelediğim oyun „Karatavuk“ toplumsal bir yaraya parmak basan konusu itibariyle sert bir oyun. Oyun yaşanmış bir çocuk tacizi olayının 20 yıl sonra mağdur ve suçlusunun karşılaşması sonrası, iki karakteri de farklı açılardan derinden etkilemiş bu olayı ilk ağızdan dinlettiriyor. Çok tansiyonlu, çok iyi yazılmış bir oyun. Zaten bu oyunda DOT da kapalı gişe oynuyor. Cüneyt Türel ve Mine Tugay’ın oyuna katkısı ve sahnedeki uyumları oyunun sevilmesini sağlayan etkenler sanırım.
Üzerinde çalıştığınız projeler neler?
Şu anda Mayıs ayında gerçekleşecek olan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali için bir ses tiyatrosu diyebileceğim bir gösteri hazırlamaya çalışıyorum . Kocaeli B.B. Şehir Tiyatrosu prodüksiyonu olarak sahnelenecek olan „Irk Bitig“ adlı gösterinin metni, aslında Uygur Türkleri tarafından yazılmış 10.y.y. dan kalma bir fal metni. Gösterimizin müzikal yapısını Savaş Çağman Coskun kuruyor. Ve umarım prömiyerimiz Süreyya Operası’nda gerçekleşecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)