10 Nisan 2008 Perşembe

Çöplerin üstüne konan “Karatavuk” / Robert Schild

Tiyatro Tiyatro Dergisi, Nisan 2008
Dergimizde birçok oyununu irdelemeye çalıştığım, bana kalırsa son yılların en heyecan verici tiyatro topluluğu olan DOT, 2007-2008 sezonunun ikinci yapımıyla yine göz dolduruyor!.. İki yıl önce aynı sahne için yönettiği “Çok Uzak”ın ardından, bu kez David Harrower’in “Blackbird – Karatavuk” oyununu sahneye koyan Emre Koyuncuoğlu, Metin Boran ile Evrensel Gazetesi (07/01/2008) için söyleşirken, “…DOT’un seyircisi çağdaş tiyatronun en güncel metinlerini/projelerini takip etmek isteyen bir seyirci…” tanımlamasının yanı sıra, “…bu oyunların eleştirel düzeyi ve içinde var olan kavramsallık ve politik gerçeklik veya tabu yıkıcılık, DOT’un seyircisini rahatsız etmiyor” açıklamasını getirmiş... Katılmamak mümkün değil – ve bu bağlamda, daha konuya girmeden DOT’un yöneticilerini, bu çalışmasıyla Koyuncuoğlu’nu ve gerek bu oyunda, gerekse aynı sahnenin birbirlerinden tamamen değişik düzenlerinde izlediğimiz tüm yapımlarında emek vermiş oyuncu ve yaratıcı ekiplerini – özellikle bu tabu yıkıcılıklarından dolayı – alkışlamak isterim… İşte, yine bir “yıkım” ile karşı karşıyayız! Konu yeni değil, ancak bakış açısı derinlemesine sorgulayıcıdır: Yazılışından tam 60 yıl önce Nabokov’un “Lolita” romanı ile ilk kez dünya yazınında geniş çapta tartışılmaya başlanan “pedofil” kavramı ve sorunsalı, “Karatavuk”ta dört ayrı ikilem biçiminde tartışılıyor, kanımca… Bunların ilk ikisi birbirine bağlı olarak görülmeli: 40 yaşındaki bir erkek ile 12 yaşındaki bir kız çocuğu arasında bir aşk ilişkisi olabilir mi, yoksa ortada sadece basit bir taciz olayı mı var? – dolayısıyla; erkek bir pedofil mi, yoksa “toplum gerçekleri”(?)nin dışına taşmış, ayrıksı bir aşık mı? Diğer ikilemleri de aralarında ilintili olarak görüyorum: Unutmaya mı çalışalım, yoksa hatalarımız ile mi yüzleştirelim birbirimizi – ve bu bağlamda, geçmişi sorgulayalım mı veya onu geride bırakıp, salt günümüzü mü yaşayalım? İskoçyalı David Harrower’in ikinci büyük başarısı olan “Blackbird”, 2005 Edinburgh Festivali’nin ardından, usta yönetmen Peter Stein tarafınca 2006’da Londra’da sahnelendi, eşzamanlı olarak Berlin ile Viyana’da gösterildi ve daha sonra ABD ve Avustralya’da, çok geçmeden de DOT tarafınca “keşfedildi”… Çevirisi de Emre Koyuncuoğlu’na ait, dramaturjiye ise Selvin Yaltır imza atmış. Bizde ilk gösterimi Sevgililer Günü’nde yapılan oyun, Una ile Ray’in 15 yıl sonra karşılaşmaları ile başlar: İlişkilerinin açığa çıkması ile küçük kız ve ailesi için utanç verici bir dönem başlamış olmasına karşın, oturdukları mahalleden nedense taşınamamışlar; erkek ise, bu suçtan dolayı yaşadığı tutukluluk dönemini geride bırakmak üzere, adını da değiştirip yeni bir hayata başlamıştır… Ne var ki, çalıştığı şirketin bir reklam fotoğrafında Una tarafınca tanınır ve bir akşam ansızın işyerinde ziyaret edilir. Aralarındaki yüzleşme ve tartışmalar, şirket çalışanlarının yemek artıklarının ortadaki masanın üstünde ve kısmen yerlere atılmış olduğu, arka plandaki buzlu camdan gölgeleri görülen personelin gidip geldiği koridorun hemen yanındaki odada yapılıyor, oyun boyunca… Her hareketinden belli oluyor ki, Ray bu karşılaşmadan çok rahatsız ve onu, arada bir kapıda beliren çalışma arkadalarından gizli tutmaya çalışıyor. Tartışmalar sürer ve gittikçe şiddetlenirken, 15 yıl önce olup bitenlere tanık olmaya ve böylece sebep-sonuç ilişkilerinin içine dalmaya başlıyoruz – özendirme, dürtü, tutku ve güçsüzlük gibi öğeleri algılayarak… David Harrower, “Karatavuk” ile en yalın oyun biçimlerinden birini sunuyor bizlere: Kapalı bir mekânda, kısıtlı bir süre içinde, bir kadın bir erkeği sorguluyor… Ne var ki, bu denli basit görünen kurgu, aslında hiç de öyle değildir; burada “bir artı bir”, “iki”den fazlasını getiriyor izleyicilere – boyutlar üçe, dörde, beşe çıkıyor – zaman içinde gidip geliyoruz, eski defterler dürülüyor ve geçmişten kaçmaya çalışan, adını dahi değiştiren erkeğe “ben ismimi korudum...”, oysa ki “…yaşadığım hayattan nefret ettim…” suçlamasını getiriyor, genç kadın. Ona karşılık, geride kalmış olanlar canlanırken, “sen, aşkı iyi biliyordun…” diye suçluyor erkek onu ve şöyle sürdürüyor: “Sana çocuk gibi davranılmasını istemedin…” Tüm bunlar konuşulur, irdelenir, tartışılırken, bir nevi söz orgazmına ulaşıldığında, geçmişin bir izdüşümünü yaşıyoruz birden – bir “aşk patlamasını”! Ve şu soru akla geliyor, yavaş yavaş, acı acı; geçmişte taciz eden kimdi – ve bugün kim? Ancak aynı zamanda ve geçmişteki/bugünkü gelişmelere koşut olarak, yine o asal soru bırakmıyor peşimizi, belki de oyunun sürpriz sonu ile tetiklenerek; otuz yaş farkına karşın aşk mümkün mü, uygun mu veya yasaklanmalı mı? “Karatavuk”, bir “love story”den başka bir şey değildir, kanımca – ancak oldukça dramatik bir aşk öyküsü: Bu aşkı yaşayanları yok eden – antik bir trajediden alınmış gibi… İşte, 1950’lerin tutucu Batı dünyasında bir bomba gibi patlamış “Lolita” kadar olmasa da, bugün dahi tartışmaya açık olan “Karatavuk”un yazarı, toplum içindeki aşkı sorguluyor aslında. Nasıl ki, 15 yıl önce çevresi Una’yı manen, hukuk düzeni ise Ray’ı maddeden yargılamışsa, bugün de iş arkadaşları Ray ile Una’yı kapı aralığından “röntgenlemeye” çalışmıyorlar mı?.. Öğrendiğim kadarıyla, Edinburgh/Londra’daki P. Stein yönetiminde, odanın dışında parmak uçları üzerinde durup boyunlarını gerebilen iş arkadaşları, camın üst bülümünden içerisini gözetleyebiliyorlardı – E. Koyuncuoğlu ise bu dolaysız saygısızlığı (belki de birazcık kendi “adab-ı muhaşeretimiz”e uygun olarak) hafifleterek, camın tümünü “buzlu” yapmış ve ancak gelip geçen gölgeleri gösteriyor, sadece odanın kapısını birkaç kez tıklatarak… Keza, Una’nın Ray’e karşı olan oldukça taşkın davranışlarını da önemli oranda hafifletmiş, özellikle cinsel yaklaşımlarını… Bunun nedenini anlamış değilim – özellikle aynı sahnede son olarak izlemiş olduğum sert içerikli “Kürklü Merkür”den sonra, “Yüzüne (In-Yer-Face) Tiyatro”sunun sınırlarını niye törpülüyoruz ki, bu türe soyunmuşken? Ona karşılık, Koyuncuoğlu oyunun temposunu bence iyi ayarlamış: Sahnenin içine “patlayan” bir girişin ardından, sanki kartlar ortadaki masaya tek tek açılıyor ve devinim gittikçe hızlanmakta, çatışma ve doruğa, nihayet şaşırtıcı/düşündürücü sona varana dek… Sezonun başlarında Tiyatro İstanbul’un oldukça talihsiz “Çıkmaz Sokak Çocukları” yapımından sonra, “Karatavuk”ta yine parlıyor, Cüneyt Türel. Bu başarılı tiyatro emekçisini son iki yıldır daha çok büyük sahnelerde “konserler”de izlememizin ardından, yine bir “resital”de karşımızda bulmak, ne güzel – üstelik bu kez, neredeyse “dokunma” mesafesinde!.. Aynı sahnede, aynı yönetmenin “Çok Uzak” çalışmasında ilk kez izleyip beğendiğimiz Mine Tugay, bu kez de başarılı bir sınav veriyor, özellikle hareketli sahnelerde oyunun temposunu belirleyerek… David Harrower, 2006 İskoçya Eleştirmenler ve 2007 Laurence Olivier Ödüllerini almış “Blackbird” oyununu yazarken, 2003 yılında basında okuduğu benzer bir olaydan esinlendiğini belirtiyor, ancak başlığı ile ilgili bir açıklamasına hiçbir yerde rastlamadım… Burada belirli bir simgesel anlam aramak mı gerekir (kara = uğursuzluk = geçmişten gelip, rahasızlık vermek), bilemiyorum – öte yandan oyunun yer aldığı odadaki karışıklık, yerdeki çöpler, Ray’in bu şirkette yönetici mi, kapıcı mı olduğunun belirlenmemesi – tüm bunlar, yaşamının halen karmakarışık bir düzeyde olduğuna işaret etmiyor mu? Ve birden, ansızın, bir kara kuş bir yerlerden uçup geliyor, bu karışıklığın üstüne konuyor, çöpleri karıştırıyor, ötmeye başlıyor… “Karatavuk”, DOT’da belki de ilk kez sarsıcı efektler, müzik ve ışık tasarımına gerek görülmeksizin, salt güçlü metni ile izleyicilerin neredeyse bir buçuk saat boyunca nefeslerini tutmalarını sağlayacak bir oyundur – ve bence Emre Koyuncuoğlu’nun söyleşisinde tanımladığı “seçici” izleyicilerden çok daha büyük bir kitleye yönelerek!..