10 Ağustos 2008 Pazar

2.SİNOP BİENALİ OYUN YAZMA VE SAHNELEME ATÖLYESİ


Proje ortakları: Sinopale, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları
Project Destekçileri: Trabzon Devlet Tiyatrosu, Bartın Bölge Tiyatrosu, Giresun Bölge Tiyatrosu, Sinop Sanat Girişimi

Proje, tiyatro yönetmeni /yazarı Emre Koyuncuoğlu tarafından İzmit, İstanbul, Trabzon, Bartın, Sinop ve Samsun’dan 6 genç oyun yazarına verilecek olan bir haftalık yazarlık atölyesini (7-14 Ağustos 2008) ve devamında yazılan oyunların profesyonel tiyatro yönetmenleri ve amatör yerel oyuncular tarafından sahnelenmesini (14-18 August 2008) içermektedir. Oyunlar mekana özel ve teması ise Sinopla ve bienalin konsepti ile ilgili olacaktır.



Katılımcılar/Oyun Yazarları:
Mehmet Kuvvet -Trabzon, Ömer Turan -Trabzon, Selvin Yaltır -İstanbul , Zafer Gecegörür -Bartın, Duygu Dalyanoğlu -İzmit, Zehra Konukman -Sinop

Tiyatro Yönetmenleri:


Hülya Karakaş (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları)
Zafer Gecegörür (Bartın Bölge Tiyatrosu)
Nihat Alpteki (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları)


Dekor Kostüm Aksesuar Sahne Koordinatörü:


Can Tuğcuoğlu


Proje mekanları:


Atölyeler Sinopale’nin merkezi olan Sinop Hapishanesi’nde oyunlar TIR Tiyatrosu Sahnesi'nde ve/veya kentin seçilecek diğer noktalarında gerçekleştirilecektir.


Oyun tarihleri: 18 -19 -20 Ağustos 2008


Projemize katkılarından dolayı; Nejat Birecik, Dilek Güven, Erhan Dizdan, Ethem Kaya ve Murat Gökçer’e teşekkürlerimizi sunarız.

24 Haziran 2008 Salı

SAHNE TOZU: EMRE KOYUNCUOĞLU'YLA CEVAPLARDAN...SORULARA...

Özlem Özdemir

Tiyatro Tiyatro Dergisi, Haziran 2008

Yazın sıcaklığı üşüyen bedenlerimizi ısıtırken üzerimize bir rehavet çökmeye başlar. Kışın yorgunluğunu atmak, şehirden uzaklaşmak, düşünceleri evde bırakmak ve sahillerin davetini kabul etme vaktidir artık. Hal böyle iken bende bu yaz; zamanı, mekanı, konusu değişken ve yaz kadar keyifli sohbetleri paylaşmak istiyorum sizinle. En önemli değişiklik ise, alışılagelen “Sahne Tozu” söyleşilerindeki oyuncu konuklarım yerine tiyatro dünyasının farklı alanlarındaki kişilerle buluşturmak istiyorum sizi. Onların da söyleyecek sözünü duyurabilelim diye…Bu da sürprizli aylar demek perde yeniden açılana dek. Keyifli bir yaz geçirmenizi diliyorum.
“Kendi sesimizi yuttuk mu gerçekten? Yuttuğumuz sesi bulmak mümkün mü? Gelecekten beklentilerimiz neler? Geleceği yaratan kendi geçmişimiz iken neden sadece geleceğe bakar gözümüz? Geçmişimizden kaçarken geleceği yakalayamayacağımızı öğrensek mi artık? Belleğimiz niye bu kadar boş, boş bir bellekle yaşarken boşluk duygusundan nasıl kurtulabiliriz? İyi bir gelecek düşlerken birbirimize ihtiyacımız yok mu, bir olmaya ihtiyacımız?..” Bunlar benim sorularım. O nedenle soruları olan bir konuğum var bu ay. Sorduğu sorularla ortak paydada olduğumuzu düşünüp, aynı zamanda soruları soranın gerçekliğini merak ettim ve ilk kez bir yönetmenle söyleştim. Çalışmalarıyla tiyatroda bir arayışı olduğunu gösteren Emre Koyuncuoğlu’nun çalışmalarını, beğenelim ya da beğenmeyelim, sessiz kalmamayı seçtiği için bile anlamaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Emre Koyuncuoğlu ile Irk Bitig’den yola çıkarak tiyatronun içinde kısa bir mola verdik.Biz sorularımızı sormaktan çekinmiyoruz, belki sizinde sorularınız vardır da birlikte cevap ararız, kim bilir?..


16. Uluslarası İstanbul Tiyatro Festivali’nde “Irk Bitig” adlı oyunu yönettiniz. Önce “Irk Bitig”i biraz sizden dinleyelim istiyorum. Metin size ne söyledi ve neden bu metni seçtiniz?

“Irk Bitig” özellikle geleneksel kültürün zenginleşmiş halini çağdaş bir dille bugünün insanına yeniden okumaya yarayan, 9.yy’dan kalma bir metin. Bu İslam öncesi bir metin. Çünkü bizim İslam öncesi dönemimizde var. Onun şekillenme biçimine çağdaş bir bakış açısıyla bakmayı istedim. Şamanik yapı sese dair olduğu için çok işleyen bir metin oldu. Çünkü biz ses tiyatrosu yapmayı çok istedik. Neden ses tiyatrosu diyeceksiniz? Çünkü bedenin kendi tarihi üzerine düşündüğüm işler çok oldu, özellikle kadın bedeninin içerdiği bellek üzerine çok çalışıyorum. Bedenin içinde ses de var. Oradan yola çıktığımda ses hep eksik kaldı. Biraz da kareografiden geliyor olmam sebebiyle de sesi biliyorum. Bu benim için böyle bir fırsattı. Bedenin belleğini sorarken sesi geride bırakmak hoşuma gitmiyordu. Ona girmek için de elinizdeki metin de ona uygun olmalı. Şamanik metin buna çok iyi fırsat tanıdı. Geleneksel bir şeyi yeniden okumak beni çok heyecanlandıran bir şeydir. Bedensel belleği ararken sesi de kullanmaya çok ihtiyacım vardı. Bir de; bu bir kehanet metni. Bir tiyatrocu olarak bu işle birlikte “iyi bir gelecek nasıl oluşturabiliriz?” önerisi üzerinde çok dolanıyorum. Dünyada insanlık büyük bir tragedya yaşıyor. Hepimizin birbirimize “iyi bir gelecek oluşturabiliriz öyle değil mi?” sorusunu sormaya çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu kehanet metni de günümüz Türkçesiyle “iyi bir gelecek bilgisi” demek. Cevaplar elimdeydi ama sorum yoktu. Beni bu metne en çok iten; doğru soruyu sormak oldu aslında. Doğru cevabı almak için doğru soruyu sormak gerekir.

*BİR SORUNUN OLMASI DEMEK BİR DÜŞÜNCEN OLMASI DEMEK. O CEVAPLARI DOĞRU ALMAK İÇİN DOĞRU SORULARI SORMAK GEREKİYOR. ASLINDA BU OYUN; BİRLİKTE İYİ BİR GELECEK OLUŞTURMAK İÇİN DOĞRU SORULARI ARAMA SÜRECİDİR.*

Aslında metinde bizim bilmediğimiz cevaplar var öyle mi?

Evet. O metine ya da şamana soru sorman gerekiyor. Bir sorunun olması demek bir düşüncen olması demek. O cevapları doğru almak için doğru soruları sormak gerekiyor. Aslında bu oyun; birlikte iyi bir gelecek oluşturmak için doğru soruları arama sürecidir.

Metin bize ne anlatmak istiyor diyecektim ki cevaplamış oldunuz?

Şunu da eklemek isterim. Metnin çok sade bir dili var bir kere.

Çok sade mi gerçekten, yer yer öyle gelmedi bana?

Çok katmanlı bir anlam var ama dilin kullanım biçimi çok sade. Derinliği çok fazla olan, ki derinlik tamamen kişinin kendisiyle orantılı, bir metin. Seyirciye ulaşma biçimi çok sade. Çağdaş metinler genelde entelektüel boyutta olduğu için bazen seyirciyi yorar, kafa karıştırır, belli bilgi donanımı gerektirir, bazen ulaşamaz seyirciye. Bu metnin özelliği ise; herkese ulaşabilen bir dili olması sebebiyle çağdaş metnin belli seyirciye ulaşılabilir olma engelini aştırttı bana! Bu metni herkese ulaşma potansiyeli taşıdığı için çok sevdim.

O halde bu oyun, yaptığınız işin en önemli işlevini yerine getirmiş oluyor. Çünkü sanat sokaktaki insana ulaşmak demek, aksi körler sağırlar birbirini ağırlar’ dan öteye gitmiyor.
Evet, bir de çağdaş dille ulaşmak önemli. Bu metin herkese seslenebiliyor. O anlamda da benim için çok doğru bir işti.

Metnin 101.sayfasında “Irg Bitig” yazıyor. Anlamı fal kitabı demekmiş. Aslında okunduğu anlamıyla da bir anlam içeriyor ki ilk duyduğumda dünyanın geldiği noktayı tarif ettiğini düşünmüştüm. Oyunu “ çağdaş opera, ses tiyatrosu ve performatif gösteri tanımları arasında dolaşıyor” diye tanımlamışsınız. Bu yolda ilerleme nedenleriniz nelerdir?

Bunu yazdığımda oralarda geziniyordu iş ama şimdi rahat rahat ses tiyatrosu diyebilirim.

Diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz.

Genelde farklı disiplinleri bir arada kullanmayı tercih ettiğinizi söyleyebiliriz sanıyorum.

İlla öyle olacak diye ısrarım yok, daha doğrusu metin neye ihtiyaç duyuyorsa ona ağırlık veriyorum.

Oyunun bazı yerlerinde kendi sesinizden sorularınızı dinliyoruz. Birincisi; soruları neden siz seslendirmeyi seçtiniz? İkincisi ise; neden biz ve ben olarak ifade ettiniz? Belki sadece biz ya da sadece ben demek daha etkili olabilirmiş diye düşündüm çünkü o değişimlerde anlamdan uzaklaştığımı hissettim.

Ben ve biz geçişleri yaptım bilinçli olarak, işledi mi bilmiyorum tabi. “Ben” dediğim zaman herkes kendisini düşünüyor. Benim en çok istediğim; “ben”den yola çıkarak bu sorunun “biz” olarak da sorulmasının altını çizmekti. Sorunsalı kendi içinde ve kendinde olduğunu düşünmek ama aslında o sorunsalın herkese ait olduğunu ve “biz” olarak da cevap verilebileceğini hatırlatmak. “Ben” diye gitseydi çok kişiselleşecekti, “biz” diye gitseydi bu seferde kimse sorumluluk almıyor gibi olacaktı.

*YAŞADIĞIM VE GÖRDÜĞÜM İYİYİ PAYLAŞMAK ,KÖTÜYÜ DE OLABİLDİĞİNCE YOK ETMEK. BİR İNSAN YAŞADIĞI DÖNEMDE BAŞKA NE İŞE YARAR? TİYATRODA BENİM İÇİN EN ÖNEMLİ ŞEY O. BİR ARADA BİR İŞ YAPIYOR OLMAK, BENCE EN BÜYÜK SANAT.*

İyi ki öyle olmuş, oyun daha doğal ve anlaşılır oluyor.

Bir de işin içinden biri olarak o soruları ben soruyordum. Tiyatral anlamda eğitilmemiş bir sesin bu soruları sormasını istedim.

Metin ilerlediğinde falcılar ya da büyücüler mi demeliyim bilemedim, geleceğe dair son yüzyılda yaşanan yakın-uzak pek çok olayı dillendiriyorlar. Burada bizim ne kadar unutan bir toplum olduğumuzu hatırlatırken aslında olayların kendisini de hatırlatıyorsunuz, iki hatırlatma birden var değil mi?
Orada bir bellek arayışı var. Toprak ölüyü gömen, unutturan bir metafor olarak kullanılıyor. O sahnede toprağı eşeleyip açarak yeniden bazı şeyleri hatırlıyorlar. Şamanların sorduğu sorular hep gelecekle ilgilidir ya, aslında “gelecek geçmişte saklı”yı hatırlatmak demek. Geçmiş ile samimiyet ve öz eleştiri ne kadar varsa gelecek o kadar aydınlık demek.

Tamamen aynı şeyi düşünüyorum.
O nedenle toprağı açtıklarında sürekli geçmişleriyle karşılaştılar. O topraktan çıkan aynalar geçmişleriydi. Geçmişini halletmen lazım ki geleceğini görebilesin anlatılıyor aslında.

Evet, bizse geçmişimizden uzağız.

Aslında birçok insan tarafından eleştirildim. Oyunun çok soyut bir dili varken sorular çok somuttu ama soyut cevaplar herkes içindi, bir anda somut cevaplarla geçmişi tak tak açmak kısmını oyun sonrasında çok düşündüm. Hala tamamen onu istiyorum. Orası tam bir şok dramaturji yapısında. Beklenmedik bir anda, hiç o estetiğe yakın durmayan bir yaklaşımla bıçak gibi sıralanıyor olaylar ve bir anda yok oluyor.

İnsanı gerginleştiriyor o sahne, doğru. Bence izlemeye alışkın olmadığımız için de böyle düşünülüyordur.

Evet alışkın olmadığımızdan. Sahnede klasik bir estetiğe yakın bir estetik var. Harmonik bir estetik formu üzerinden bir anda kırılan, deforme olan şeylere geçmek beklenmedik ve alışık olmadığımız bir şey. Bu bir sorgulama metni. Yalnızca güzel sesler duyalım, atmosfer bizi içine alsın gibi olsun istemedim, özellikle bunu yaratmaya çalıştım. Görsel olarak güçlü bir dili olsun istedim ama aynı zamanda çok güzel şeyler gördük gibi bir şey olmamalıydı, tam tersine görülen şeylerin içinde düşüncenin olması, tartışma başlatabilmesi önemli. Formun güçlülüğü kadar içeriğin güçlülüğünün de paralel gitmesini istedim. İster istemez seyirci o estetik güzelliğin içinde rahatsız oluyor ama bence bu pozitif bir rahatsızlık.

KONUŞABİLMEK İÇİN DE KENDİ SESİNİZE ALIŞMANIZ LAZIM. BU BİR AKTİF OLMA DURUMU ASLINDA. SESSİZ DURUŞ KABULLENİŞTİR. İNSANLARIN KONUŞMASI VE PAYLAŞMASI LAZIM. BİZ SESİMİZİ YUTMUŞUZ Kİ BEN KENDİ SESİMİ BULUP BULMADIĞIMA EMİN DEĞİLİM HALA.


Oyun sonunda, bir türlü oyun diyemiyorum desem, oldukça etkili animasyon gösterileri var. O çizgiler nasıl ortaya çıktı?

(Oyun ama diyor gülerek.)

Aksel Zeydan Göz ile birlikte çalıştık ama çizimleri tamamen ona ait. Bazı formların ve anların, politik göndermelerin oluşması gibi noktaları yani ana fikri birlikte oluşturduk ama çizim tamamen ona ait.

Anlaşılması konusunda tereddüt yaşadınız mı hiç?

Olmadı, bence çok rahat anlaşılır bir oyun. Ne demek istediği çok ortada.

Kendi duygumu paylaşmak istiyorum: Oyundan çıktığımda yarım kalmış gibi hissediyordum, eksik bir şey vardı… Böyle mi hissetmeliydim zaten, amaç bu muydu?
İnsanlar ne hissedecek bilemem. Oyunda üç bölüm var. Birincisi soruların başladığı bölüm, ikincisi şamanın içselleştirdiği bölüm, üçüncüsü ise tedavi bölümü. Tedavi bölümü çok kısa ve orayı çok düşündüm. Sakin ve durağan bir bölüm, orayı yukarı çekip ütopik bir doygunlukla bitirirsem sende o doygunlukla bitirirsin oyunu. Biraz orayı açık bıraktım. İyi olma durumunun girişi var, geçisi var ama sonrasında sorumluluk herkese ait. Çünkü iyi olma durumu sorumluluğunu herkes aldığı zaman iyi olabileceğiz. Bir de ben mutlu sonları beceremeyen bir insanım. Tiyatro bir aynaysa “hangi mutlu son?” dedirtiyor bana. Ama ilk defa hayatımda huzur arayışını koyarak bıraktım.

Öyle değilse de bile oyun izleme alışkanlıklarıyla ilgili bir şey olabilir, kendi adıma söylüyorum, her şeyin giriş-gelişme-sonuç şeklinde olmasına alışkın olmakla ilgili olabilir bu. Galiba şunu bekledim, “sorular varsa cevapları da vardır” Belki bu kolaycılık, onu da bilmiyorum.

Ama cevabı vardı. Sonunda yine bir ümide açılıyorduk mutlu mutlu, ama geyik çıkıp “otsuz susuz kaldım nasıl yaşarım?” diyor, soruya soruyla cevap veriliyor. Bir cevap yok, öneriler var ve oyun, sorulara cevap vermektense soru sorarak bitiyor. Oyunun başında metin fısıldanıyor, ve insanlar/şamanlar topraktan çıkıyorlar görsel olarak. Yani metni çağırıyoruz ve metne sorular soruyoruz. Sorunlarımıza derman arıyoruzya da şamanın bizim hastalığımızı tedavi etmesini istiyoruz. İkinci bölümde, şaman rüyaya yatıyor ve o parçalanmayı yaşıyor, bizi sağaltma niyetli. Üçüncü bölümde ise, şamanı geri toprağa/ geçmişe gömüyoruz. Yani görsel olarak şamanın kürkünü toprağa gömüyoruz. Üçüncü bölümde görsel olarak bir final olurken yani şamanın bizi tedavi ettiğine ve işlevini yerine getirdikten sonra yerine geri gittiğini görsel olarak kurgularken, sahnedeki sözel akış aynı şekilde bitmiyor. Son olmuyor maalesef sözel anlamda; bir soru daha geliyor, belki de en temel soru; sözel dil soruyla bitiriyor, ikisi eşleşmiyor, paralel anlatımı tercih etmedim.

*BENCE TÜRK TİYATROSU’NDA ÇOK EKSİK BİR ŞEY BU, SANATÇILARA İNANILMIYOR. BİRİSİNİN BİRİSİNE İNANIYOR OLMASI ONU İKİ KAT BÜYÜTÜYOR. BU ANLAMDA ÇOK MUTLUYUM. İŞ AVANGARD BİR İŞ. BÖYLE BİR İŞİN BİZİM GİBİ DESTEKLENMESİ KURUM TİYATROLARINA DA ÖRNEK OLDU DİYE DÜŞÜNÜYORUM.*

Oyuncuların hisleri nasıldı?
Oyuncular bana inanılmaz destek verdiler. Onlar olmasaydı bu olmazdı. Çok inandılar. Hepimizin ihtiyacıymış onu fark ettim. “Bir ses tiyatrosu denemesi yapmak istiyorum” dediğimde sahnede olan herkes kendi kendine geldi. Ben bir kast oluşturmadım. Prömiyerine on gün kalmış ama daha distribüsyon asılmamıştı.

Herkesin bir arayışı var hayatta. Emre Koyuncuoğlu’nun tiyatro arayışını nasıl tanımlarsınız?

(Ben de bilmiyorum, desem, diyor gülerek. )Yaşadığım ve gördüğüm toplumsal iyiyi paylaşmak, kötüyü de olabildiğince azaltmak için çaba göstermek. Bir insan yaşadığı dönemde başka ne işe yarar? Tiyatroda benim için en önemli şey o. Bir arada bir "güzel" için olabilmek ve bir sonuç çıkarıyor olmak, bence en büyük sanat. Bir güzelliği bir arada oluşturma düşüncesiyle başlayan bir süreçten ve sonucunu da birileriyle paylaşıyor olmaktan daha güzel ne olabilir? İnsanlar için sürekli "iyi" ve "güzel" peşinde koşup onu üretmeye çabalıyorsunuz... Tiyatro en kutsal en güzel şey diye düşünüyorum. Yaşama değer!

“Sesimizi bulmalıyız” diyor oyun, yuttuğumuz kendi sesimizi? Yani kim olduğumuzu, geçmişimizi ki geleceği de ancak böyle yaratabilelim… Peki sizce nasıl bulacağız kendi sesimizi? Ve sesimizi bulmak için sesi kullanmak neden?

Konuşabilmek için de kendi sesinize alışmanız lazım. Bu bir aktif olma durumu aslında. Sessiz duruş kabulleniştir. İnsanların konuşması ve paylaşması lazım. Biz sesimizi yutmuşuz ki ben kendi sesimi bulup bulmadığıma emin değilim hala. Bazen bana öyle sorular geliyor, ki ben bunun için yıllardır uğraşıyorum, teğet geçtiğim bir sürü şey olduğunun farkına varıyorum.

Hayat böyle bir şey galiba… Önemli olan o soruları sorabilmek, tamam buldum deseniz bu işler olmayacak muhtemelen.

Ben ilk defa festivale bir kurumsal tiyatro altında katılıyorum. Bağımsız iş yapmaya o kadar alışığım ki. O anlamda baştan endişelerim oldu ama sonra giriştim. Nejat’ın ( Birecik) çok desteği oldu, o inandı. Bence Türk Tiyatrosu’nda çok eksik bir şey bu, sanatçılara inanılmıyor. Birisinin birisine inanıyor olması onu iki kat büyütüyor. Bu anlamda çok mutluyum. İş avangard bir iş. Böyle bir işin bizim gibi desteklenmesi kurum tiyatrolarına da örnek oldu diye düşünüyorum.

Ben de tam özel tiyatro ve kurum tiyatrosunda çalışırken nasıl farklılıklar yaşıyorsunuz, özgürlük sınırlarını çizerken engellendiğinizi hissettiğiniz oluyor mu diye soracaktım?

Ben bire bir repertuara iş yapmadım. Projenin başından itibaren hep üzerinde çalışmak istediğim bir metin vardı, metin belli olduğunda alanı da belliydi. Ama bu oyunda bu metinle bağlantılı bir tiyatro estetiği oluşturma düşüncesi var. Kurumsal tiyatrolarda bastırmanın olduğunu düşünmüyorum ama repertuar üzerinden çalıştıkları için belli bir bakış açısında durmak durumundalar. Bu metnin antik, gösterinin avangard olması ve de herkese ulaşıyor olması her iki şekilde de işledi, o anlamda da çok mutluyum.

Anlıyorum. Pekala, tiyatronun içinde pek çok alanda çalışmalarınız var, yazmak, yönetmenlik, koreografi …. Bilinçli bir seçim mi?

Aslında ihtiyacım vardı, bir derdim vardı galiba, o yolla çözdüm.

Son zamanlarda özel tiyatroların farklı disiplinlere yönelmeye başladığını görüyoruz. Yenilikler denenirken ne kadar yeni bir şey üretebiliyoruz? O unutmuşluğumuz ve kendimizin kim olduğumuzu bilmeden ürettiğimiz işler ne kadar işlevsel oluyor bilmiyorum. O yüzden gelişmeler bir bakıma güzel iken bir bakıma da düşündürücü…Düşünme konusunda tembel kuşaklar yetiştirildiği için soru sorarken cevap da isteyen insanlar olduk. Böyle bakılınca işler muhalif olmuyor, bir şey söylemiyor yahut popüler kültüre hizmet ediyor. Elbette bunlar da olsun ama sanat muhalif olmalı iken biraz daha araştırmak, altına bir şeyler koymak gerekiyor sanki… Kafam bu konularda o kadar dolu ki biraz soruyu uzun tuttum. Özetle, cesur muyuz, ne düşünüyorsunuz?

Kendimden yola çıkarak söyleyeyim. Önce kendime sorayım: “ben cesur muyum?” Hayır!

(Ben de kendime soruyorum aynı anda, ben “cesur muyum?” Olmaya çalışıyorum ama hayır “ben de yeterince cesur değilim” cevabını veriyor içim bana. Korkuyla kuşatılmış kişiler korkudan tümüyle arınmadan “ne kadar ve nasıl cesur olabilir?” soruları da geliyor ardından, röportaj sonrasında gelin diyerek gönderiyorum onları)

Neden?
Daha cesur olunabilir. Onun potansiyelini görüyorum içimde…(düşüncelere dalıyor)

Ne korkutuyor sizi?
Korkmuyorum, cesur olmanın karşılığı korkmak değil ama cesur değilim yeterince. Olanakları daha fazla zorlamaya kapasitem yetmiyor artık. écesur muyum?" u ben söyle sormak istiyorum. “Cesur muyuz?” Bak yine çoğunluk üzerinden düşünmeye ihtiyaç duyuyorum çünkü cesur olmak "tek başına" olmuyor. Tek başına cesaret gösterisi yapsan ne olur? Bir birliktelik cesur olmalı. O yüzden değilim diyorum. Ama ben iyimserim. İlginç bir gençlik geliyor; donanımlı, tartışmaya açık… Eski kriterlerle bakınca apolitik, asosyal gibi gözüken ama kendi içinde donanımlı, hareket alanını çok iyi bilen gençler var. Hatta ilginç gelebilir ama nerdeyse on beş yıl sonra Türkiye’deki gençliğin dünya tarafından takip edilmesi gerektiği noktada olacağını düşünüyorum.

Pekala, on beş yıl sonra sizin dediğiniz gibi olacak olmasını diliyorum ama ben pek iyimser sayılmam bu konuda. (diyorum buruk bir tebessümle. Geleceğe dair umudumun her gün biraz daha azaldığını içimin en kuytu köşelerinde bile duyumsadığım bugünlerde, inanan insanlara inanmakta da zorlanıyorum elimde olmadan)
Ama medyadan nefret ediyorum. İnsanların en büyük derdi ve silahı olduğunu, o silaha karşı bir arada olmamız gerektiğini düşünüyorum. O görsel dilin ne kadar yalan olduğunu ve karşısında tiyatronun marjinalleştirilmesinin çok büyük bir politika olduğunu düşünüyorum. Bu politikaya da kültür alanından da çok insanın hizmet ettiğini düşünüyorum.

Kesinlikle öyle. Bu sefer üzülerek katılıyorum size!

Özlem’den Son Sözler: O halde teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şeyler yoksa iyi bir gelecekte yeniden buluşmak üzere.

Emre’den Son Sözler: Eklemek istediğim bir şey yok, ben de teşekkür ederim.

Özlem’ce Emre Koyuncuoğlu:

Aslında tiyatro dünyasına girmeden önce suyun dünyasında yaşarmış. Yaklaşık on beş yıl boyunca milli yüzücülük yapmış. Suyun içinde yarattığı kendi dünyasından hayata bakmayı öğrenmiş. Yüzdüğü yılları “Direnmenin gücünü öğrendim orda bilmeden. O yalnızlığın zenginliğini bulmama çok yardımcı oldu. ” diyerek tanımlıyor. Genç kızlık yılları asosyal geçmiş. “Okul arkadaşlarım sinemaya giderlerdi, ben gidemediğim için utanırdım, onlara çok imrendirdim. Kontak kurabileceğim tek şeyim antrenmandı. Ama bu bana ayakta kalmayı, kendi kendini yeniden ve yeniden aşmayı öğretti” diyor o yıllardaki Emre’ye dair. “Seninle bir sanatçı olarak konuşuyorum ama spor geçmişim var acaip değil mi?” diye de ekliyor. Evet, insanın yolunu nasıl çizeceği belli olmuyor. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğreniminin ardından Dramaturji Yüksek Lisansı yapmaya karar vermiş. Yaklaşık 10 yıldan bu yana pek çok oyun ve projeyle tiyatral var oluşunu sürdürürken yeni sezon için çalışmaya başlamış bile. Toprağı seviyor ve evinde çiçek büyütmek ona iyi geliyor. Okumaya düşkün ama garip şeyler okumaya duyduğu heyecandan yarım bırakılmış kitapların yükünü de taşımıyor değil. Popüler dünyayla ilgilenmeye çalışıyor. Bol bol televizyon seyrediyor ama hepimizden farklı bir izleme biçimi geliştirmiş. O izlerken not da alıyor ve bundan çok eğleniyor. “Tiyatro dışındaki zamanlarda neler yapıyor?” sorusuna “pek boş zamanım yok çünkü işim benim yaşama biçimim” diye yanıt veriyor. Bugünlerde 16. Uluslarası Tiyatro Festivali’nde “Irk Bitig” adlı bir fal kitabı metniyle katılarak ses tiyatrosu adına bir deneme yapmanın yorgunluğunu atmaya çalışıyor.

04 Mayıs 2008 Pazar

"IRK BİTİG" 19 MAYIS'DA AZİZ NESİN' SAHNESİNDE FESTİVAL KAPSAMINDA PRÖMİYER YAPTI

Kurumsal alanda Türk tiyatrosuna yeni dinamikler kazandırmayı, örnek oluşturmayı öncelikli hedeflerinden biri olarak gören Kocaeli B. B. Şehir Tiyatroları, bu geleneğine ve de kuruluş yapısına uygun bir öneriyle katılıyor, bu yılki festivale. Bir ses tiyatrosu örneği olarak kurgulanan oyunumuz, öncelikli olarak ses üzerinden seyirciyle “birlikte iyi bir gelecek sorgulaması” gerçekleştirmeyi amaçlıyor.

Bu projeye başlama fikrini oluşturan “Irk Bitig”metni ise, bir kehanet metni. Eski Türklerin, gerçek dünyayla ruhlar dünyasını, iyi ve kötüyü, yazgıyı algılama biçimini çok basit bir dille anlatan dokuzuncu yüzyıl başlarından kalma, runik yazılı en eski metin olan “Irk Bitig”, geleceği yeniden/birlikte öngörebilme, sorgulama fikrine temel oluşturması için sahneye taşındı…

Orta Asya’da yeni bir yurt aramak için Batı’ya yürüyüşe hazırlanan on binlerin kendi kaderleriyle birlikte eski dünyanın da kaderini değiştireceği büyük göçün başlangıcında yazıya geçirilmiş olan Irk Bitig, bozkırın savaşçı ve avcı topluluklarının doğa, hayvanlar ve birbirleriyle olan ilişkilerini özetleyen bir metin…

65 paragraftan oluşan ve her paragrafın sonunda “bu iyidir” ya da “bu kötüdür” diye biten, kendini sürekli tekrar eden yapısıyla bu kehanet metni, geleceğin vaat ettiklerini karşılamaya hazırlıklı olmayı gerektiriyor. Bu anlamda, soru sorma gücünü ve cesaretini, seyirci ve oyuncu arasında yorumun varlığını, yoruma olan inancı, bu metin üzerinden hazırlanmış oyun metnine taşıyor.

Metnin kendi tonalitesi içinde, seslerden, sözlerden, kehanette bulunanla/bulunduran arasındaki ilişkiden bir ses tiyatrosu örneği çıkıyor karşımıza… Seyircinin de katılımını – geleceğe dair soru sormasını gerektiren bu sahneleme, tiyatro sahnesinde yeni bir estetik öneri sunuyor izleyenlere…

Geleneği, tarihi, kültürü oluşturan değerlerden yola çıkarak, tüm değerleri yeniden okuma önersi sunan bir oyun kurgulandı. Geçmişe bakarak geleceği yeniden ve birlikte okumak istedik. Gelenekselin özünü kavrayarak çağdaş disiplinler üretmek isteyi de bu çalışmanın sanatsal açılımı.

Öncelikle ses. Neden ses? Çünkü içselleştirdiğimiz her türlü geçmişi beden bilgisi üzerinden yansıtabilmek için. Bizce beden, tarihi belleği içeriyor. Beden; hem kişisel tarihi, hem de toplumsal tarihi belki de en yorumsuz biçimde seyredebilmemiz için sahnede.

Sahnedeki sorularımız somut olacak. Dillenme biçimimiz soyut. Çünkü daha kendi sesimizi duymadık. Önce onu duyacağız. Sonra dile dökeceğiz. Biz sesimizi arıyoruz. Bu bir deneysel tiyatro örneğidir. Kendi çıplak sesimizi bulmaya, onu sevmeye ve sonra herkes için anlamlandırmaya yöneleceğiz....

Sahnede olan duruş, sanatsal ve toplumsal olarak kendi adına “olana, sıradana, yeni sorulara cevap veremeyen düzene” karşı bir direniş duruşudur. Yuttuğumuz sesi, bulma çabasıdır. Katılıma açıktır.

10 Nisan 2008 Perşembe

Çöplerin üstüne konan “Karatavuk” / Robert Schild

Tiyatro Tiyatro Dergisi, Nisan 2008
Dergimizde birçok oyununu irdelemeye çalıştığım, bana kalırsa son yılların en heyecan verici tiyatro topluluğu olan DOT, 2007-2008 sezonunun ikinci yapımıyla yine göz dolduruyor!.. İki yıl önce aynı sahne için yönettiği “Çok Uzak”ın ardından, bu kez David Harrower’in “Blackbird – Karatavuk” oyununu sahneye koyan Emre Koyuncuoğlu, Metin Boran ile Evrensel Gazetesi (07/01/2008) için söyleşirken, “…DOT’un seyircisi çağdaş tiyatronun en güncel metinlerini/projelerini takip etmek isteyen bir seyirci…” tanımlamasının yanı sıra, “…bu oyunların eleştirel düzeyi ve içinde var olan kavramsallık ve politik gerçeklik veya tabu yıkıcılık, DOT’un seyircisini rahatsız etmiyor” açıklamasını getirmiş... Katılmamak mümkün değil – ve bu bağlamda, daha konuya girmeden DOT’un yöneticilerini, bu çalışmasıyla Koyuncuoğlu’nu ve gerek bu oyunda, gerekse aynı sahnenin birbirlerinden tamamen değişik düzenlerinde izlediğimiz tüm yapımlarında emek vermiş oyuncu ve yaratıcı ekiplerini – özellikle bu tabu yıkıcılıklarından dolayı – alkışlamak isterim… İşte, yine bir “yıkım” ile karşı karşıyayız! Konu yeni değil, ancak bakış açısı derinlemesine sorgulayıcıdır: Yazılışından tam 60 yıl önce Nabokov’un “Lolita” romanı ile ilk kez dünya yazınında geniş çapta tartışılmaya başlanan “pedofil” kavramı ve sorunsalı, “Karatavuk”ta dört ayrı ikilem biçiminde tartışılıyor, kanımca… Bunların ilk ikisi birbirine bağlı olarak görülmeli: 40 yaşındaki bir erkek ile 12 yaşındaki bir kız çocuğu arasında bir aşk ilişkisi olabilir mi, yoksa ortada sadece basit bir taciz olayı mı var? – dolayısıyla; erkek bir pedofil mi, yoksa “toplum gerçekleri”(?)nin dışına taşmış, ayrıksı bir aşık mı? Diğer ikilemleri de aralarında ilintili olarak görüyorum: Unutmaya mı çalışalım, yoksa hatalarımız ile mi yüzleştirelim birbirimizi – ve bu bağlamda, geçmişi sorgulayalım mı veya onu geride bırakıp, salt günümüzü mü yaşayalım? İskoçyalı David Harrower’in ikinci büyük başarısı olan “Blackbird”, 2005 Edinburgh Festivali’nin ardından, usta yönetmen Peter Stein tarafınca 2006’da Londra’da sahnelendi, eşzamanlı olarak Berlin ile Viyana’da gösterildi ve daha sonra ABD ve Avustralya’da, çok geçmeden de DOT tarafınca “keşfedildi”… Çevirisi de Emre Koyuncuoğlu’na ait, dramaturjiye ise Selvin Yaltır imza atmış. Bizde ilk gösterimi Sevgililer Günü’nde yapılan oyun, Una ile Ray’in 15 yıl sonra karşılaşmaları ile başlar: İlişkilerinin açığa çıkması ile küçük kız ve ailesi için utanç verici bir dönem başlamış olmasına karşın, oturdukları mahalleden nedense taşınamamışlar; erkek ise, bu suçtan dolayı yaşadığı tutukluluk dönemini geride bırakmak üzere, adını da değiştirip yeni bir hayata başlamıştır… Ne var ki, çalıştığı şirketin bir reklam fotoğrafında Una tarafınca tanınır ve bir akşam ansızın işyerinde ziyaret edilir. Aralarındaki yüzleşme ve tartışmalar, şirket çalışanlarının yemek artıklarının ortadaki masanın üstünde ve kısmen yerlere atılmış olduğu, arka plandaki buzlu camdan gölgeleri görülen personelin gidip geldiği koridorun hemen yanındaki odada yapılıyor, oyun boyunca… Her hareketinden belli oluyor ki, Ray bu karşılaşmadan çok rahatsız ve onu, arada bir kapıda beliren çalışma arkadalarından gizli tutmaya çalışıyor. Tartışmalar sürer ve gittikçe şiddetlenirken, 15 yıl önce olup bitenlere tanık olmaya ve böylece sebep-sonuç ilişkilerinin içine dalmaya başlıyoruz – özendirme, dürtü, tutku ve güçsüzlük gibi öğeleri algılayarak… David Harrower, “Karatavuk” ile en yalın oyun biçimlerinden birini sunuyor bizlere: Kapalı bir mekânda, kısıtlı bir süre içinde, bir kadın bir erkeği sorguluyor… Ne var ki, bu denli basit görünen kurgu, aslında hiç de öyle değildir; burada “bir artı bir”, “iki”den fazlasını getiriyor izleyicilere – boyutlar üçe, dörde, beşe çıkıyor – zaman içinde gidip geliyoruz, eski defterler dürülüyor ve geçmişten kaçmaya çalışan, adını dahi değiştiren erkeğe “ben ismimi korudum...”, oysa ki “…yaşadığım hayattan nefret ettim…” suçlamasını getiriyor, genç kadın. Ona karşılık, geride kalmış olanlar canlanırken, “sen, aşkı iyi biliyordun…” diye suçluyor erkek onu ve şöyle sürdürüyor: “Sana çocuk gibi davranılmasını istemedin…” Tüm bunlar konuşulur, irdelenir, tartışılırken, bir nevi söz orgazmına ulaşıldığında, geçmişin bir izdüşümünü yaşıyoruz birden – bir “aşk patlamasını”! Ve şu soru akla geliyor, yavaş yavaş, acı acı; geçmişte taciz eden kimdi – ve bugün kim? Ancak aynı zamanda ve geçmişteki/bugünkü gelişmelere koşut olarak, yine o asal soru bırakmıyor peşimizi, belki de oyunun sürpriz sonu ile tetiklenerek; otuz yaş farkına karşın aşk mümkün mü, uygun mu veya yasaklanmalı mı? “Karatavuk”, bir “love story”den başka bir şey değildir, kanımca – ancak oldukça dramatik bir aşk öyküsü: Bu aşkı yaşayanları yok eden – antik bir trajediden alınmış gibi… İşte, 1950’lerin tutucu Batı dünyasında bir bomba gibi patlamış “Lolita” kadar olmasa da, bugün dahi tartışmaya açık olan “Karatavuk”un yazarı, toplum içindeki aşkı sorguluyor aslında. Nasıl ki, 15 yıl önce çevresi Una’yı manen, hukuk düzeni ise Ray’ı maddeden yargılamışsa, bugün de iş arkadaşları Ray ile Una’yı kapı aralığından “röntgenlemeye” çalışmıyorlar mı?.. Öğrendiğim kadarıyla, Edinburgh/Londra’daki P. Stein yönetiminde, odanın dışında parmak uçları üzerinde durup boyunlarını gerebilen iş arkadaşları, camın üst bülümünden içerisini gözetleyebiliyorlardı – E. Koyuncuoğlu ise bu dolaysız saygısızlığı (belki de birazcık kendi “adab-ı muhaşeretimiz”e uygun olarak) hafifleterek, camın tümünü “buzlu” yapmış ve ancak gelip geçen gölgeleri gösteriyor, sadece odanın kapısını birkaç kez tıklatarak… Keza, Una’nın Ray’e karşı olan oldukça taşkın davranışlarını da önemli oranda hafifletmiş, özellikle cinsel yaklaşımlarını… Bunun nedenini anlamış değilim – özellikle aynı sahnede son olarak izlemiş olduğum sert içerikli “Kürklü Merkür”den sonra, “Yüzüne (In-Yer-Face) Tiyatro”sunun sınırlarını niye törpülüyoruz ki, bu türe soyunmuşken? Ona karşılık, Koyuncuoğlu oyunun temposunu bence iyi ayarlamış: Sahnenin içine “patlayan” bir girişin ardından, sanki kartlar ortadaki masaya tek tek açılıyor ve devinim gittikçe hızlanmakta, çatışma ve doruğa, nihayet şaşırtıcı/düşündürücü sona varana dek… Sezonun başlarında Tiyatro İstanbul’un oldukça talihsiz “Çıkmaz Sokak Çocukları” yapımından sonra, “Karatavuk”ta yine parlıyor, Cüneyt Türel. Bu başarılı tiyatro emekçisini son iki yıldır daha çok büyük sahnelerde “konserler”de izlememizin ardından, yine bir “resital”de karşımızda bulmak, ne güzel – üstelik bu kez, neredeyse “dokunma” mesafesinde!.. Aynı sahnede, aynı yönetmenin “Çok Uzak” çalışmasında ilk kez izleyip beğendiğimiz Mine Tugay, bu kez de başarılı bir sınav veriyor, özellikle hareketli sahnelerde oyunun temposunu belirleyerek… David Harrower, 2006 İskoçya Eleştirmenler ve 2007 Laurence Olivier Ödüllerini almış “Blackbird” oyununu yazarken, 2003 yılında basında okuduğu benzer bir olaydan esinlendiğini belirtiyor, ancak başlığı ile ilgili bir açıklamasına hiçbir yerde rastlamadım… Burada belirli bir simgesel anlam aramak mı gerekir (kara = uğursuzluk = geçmişten gelip, rahasızlık vermek), bilemiyorum – öte yandan oyunun yer aldığı odadaki karışıklık, yerdeki çöpler, Ray’in bu şirkette yönetici mi, kapıcı mı olduğunun belirlenmemesi – tüm bunlar, yaşamının halen karmakarışık bir düzeyde olduğuna işaret etmiyor mu? Ve birden, ansızın, bir kara kuş bir yerlerden uçup geliyor, bu karışıklığın üstüne konuyor, çöpleri karıştırıyor, ötmeye başlıyor… “Karatavuk”, DOT’da belki de ilk kez sarsıcı efektler, müzik ve ışık tasarımına gerek görülmeksizin, salt güçlü metni ile izleyicilerin neredeyse bir buçuk saat boyunca nefeslerini tutmalarını sağlayacak bir oyundur – ve bence Emre Koyuncuoğlu’nun söyleşisinde tanımladığı “seçici” izleyicilerden çok daha büyük bir kitleye yönelerek!..

07 Nisan 2008 Pazartesi

"KENDİNE AİT ODA NO: 104" YENİDEN SAHNEDE/ODASINDA

"Kendine Ait Oda No:104" her Salı Lush Otel'de seyircisi karşısında. Detaylı bilgi için
tel: 0212-2439595 ya da http://www.lushtiyatro.com/


Aşağıda BREEZE DERGİSİ'nde Nisan ayında yayınlanan Röportaj'dan bir alıntı yer almaktadır.

BREEZE: Bir otel odasında oyun yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Dünyada bunun başka örnekleri var mı?

E.Koyuncuoğlu: Lush Otel’in restoransyon ve odalarının mimarlığını yapan arkadaşım Elif Özdemir bana oteli gösteriyordu, ben de onunla her odanın ruhunu konuşuyordum. Sedirli Oda’ya gelince Elif’e burada tiyatro bile yapılır dedim. O da bana “Neden yapmıyorsun ki, Timur Bey zaten kültür ve sanatla mekanları bağdaştırmak istiyor”dedi. Konuyu hemen orada Otelin sahibi Timur Özdemir’e açtık, o projeye başından inandı ve bu günlere gelindi.

Size göre bir otel odası ne ifade eder?

Öncelikle otel odasında bana iki şeyi çağrıştırıyordu. Herkesin bir geceliğine ya da bir süreliğine kendine ait kılabileceği “özelini yerleştirdiği ve yaşadığı” bir alan ve aynı zamanda bir sonraki gün tamamen o özelliğe dair hiçbir şeyin kalmadığı ve tamamen anonim bir karaktere bürünebilen bir mekan. Bu özellik, oyunu yazarken hem çok özele ve kişisel algıya derinlere açılma, hem de bu coğrafyaya ait olan kolektif hafızaya yönelik olanı araştırma ihtiyacı hissettirdi. Virginia Wollf, kadının bağımsız duruşunun ve kendi kimliğinin ve toplumsala alanda yerinin olması için ekonomik anlamda bağımsız ve bu bağımsızlığıyla kendine ait alan yaratmış olması gerektiğini savunur, “Kendine Ait Oda” isimli eserinde. Ama sonrasından bahsetmez. Benim çoğu kez takıldığım noktalardan biridir. Ekonomik bağımsızlığını bir nebze kendine sağlamış, bu dünyada kendi olarak varolabildiği alanlar oluşturmuş bir kişi ne kadar gerçek anlamda yine de toplumsal anlamda “eşit koşullara” sahiptir? Bu oyun, tüm bu soruları içinde barındırarak, kadın gözüyle toplumsal alanda “bir yürüyüş” yapıyor. Oyundaki filmde olduğu gibi. Sokaklarda yürüyor ve düşünüyor… Tarihiyle dönüp dönüp yüzleşiyor.. Kişisel tarihi ve toplumsal tarihiyle iç içe bir şekilde.

Otel odasında tiyatronun klasik sahne tiyatrosundan farkları neler?

Seyirciyi çok farklı etkiler.Çok daha sıcak bir atmosfer. İç içelik söz konusu. Oyun ve oyuncu ile seyirci arasında bir ayrım yoktur. Bu doğal olarak seyirciyi “kurgulanan dünyanın” gerçeği içine sokar. Daha yakın ilişki ister istemez daha özel olan bir alan yaratır ve bunu seyirci paylaşılır. Oyuncunun performans enerjisini çok yakından hisseder. Oyuncunun ses kullanımı ve beden kullanımı doğala en yakın olanıdır, çünkü ilişki mesafesi de en doğal ölçütlerdedir. Kısaca kurgu gerçek, daha gerçektir.

Tiyatro sahnesi olarak tanımlanmamış farklı alanlarda tiyatro yapmak, seyircinin önyargı koşullarını kırdığından ve böylelikle klasik bir beklentisi olamayan ve yeniye açık bir seyirci algısıyla karşılaşılan buluşmalar olduğundan, tiyatrocuları hep çok cezp etmiştir. Aynı zamanda yaratıcılığı körükleyen, risk aldıran heyecan veren işlerdir.

Hikayenin sadece bir otel odasında geçmesi sizi kısıtlamadı mı?


Tam tersi zenginleştirdi. Mekan belliydi, konu sonsuzdu. Mekanın özelliklerinden yararlanmak ise renk kattı.

Biraz oyunun hikayesinden bahseder misiniz?

Oyun; hem çok özele, hem de bu ülkedeki yaşanmışlıklara değebilecek anları içermeli ve herkese seslenebilmeli diye düşündüm. Güliz ile bol bol doğaçlamalar yaptık, yazım süresinde. Aynı zamanda, bana yardımcı olsunlar diye beraber çalıştığım diğer oyuncularla da doğaçlamalar yaptım. Yine çevremdeki kadınların hikayelerinden bir sürü an ve renk aldım. Aslında hiçbir hikaye birine ait değil. Ama hepsine ait parçalar var.Tüm bu anlatıları birbirine dolayıp bağladım. Hikayeler bana da ait değiller.. Ama kurgulanma biçimi ve dili bana ait, tabii.

Kendine Ait Oda, No:104, oyunun geçtiği mekân, ”Sedirli Oda”,aslında bir otel odasıdır. Ama bir yandan da Tarihi bir Beyoğlu apartmanının özgünlüğünü koruyarak, dünün ve bugünün izlerini, geleneksel ve çağdaş çizgileri barındıran iç mimari özelliğiyle “Sedirli Oda”; tarihi bir eserdir. Geleneksel kullanımla çağdaş kullanım iç içedir. Bu oyunun metnini de etkiledi. Bu nedenle, oyunun yapısında da geleneksel oyun kurma özelliği çağdaş bir dille anlatılıyor. Kendine Ait Oda, No:104 de aynı zamanda bir “seyyah / seyyar” oyuncunun bir toplumsal sorunsalı, hikaye anlatma özelliklerini kullanarak geleneksel oyun kurma kültürümüz olan “Meddah” oyununa da bir kadın oyuncuyla göz kırpıyoruz.

Oyunun kısaca konusu şöyle: Oyunun bir kadın otele giriş yapmasıyla başlar. Kadın odasına çıkar ve çantasını açıp, odaya yerleşir. Çantasını açıp odaya yerleşmeye başladığı an, oyunumuz çoktan başlamıştır… Bavulundan çıkardığı, yanına aldığı eşyalar, bir anlamda yanında taşıdığı, sakladığı, paylaşmak istediği, yaşamında iz bırakmış, kendi tarihinin belleği olmuş nesnelerdir.
Eşyaların ortaya çıkmasıyla birlikte hikayeler de peş peşe gelir. Birçok karakter odada, oyuncumuzla birlikte dolaşmaya başlar, “geçmişten” ve “gelecekten” gelen bu karakterler aslında en kökte olan bir yapıya sıkı sıkıya farkında olmadan bağlıdırlar.

Oyundaki bütün kadınlar bir mola istiyorlar ya da alıyorlar. Sanırım mola almak, biraz aslında hayatın içinde hep bir yerlere yığdığınız ve bir türlü dönüp bakamadığınız bir sürü anı yerlerine, değerlerine yerleştirerek, onları taşımaktan, yanınızda sürüklemekten vazgeçip, onları yerlerine kaldırmanız anlamını da taşıyor. Mola almak, bir anlamda içinde kaybolduğunuz koşturmacaya, veya her şeye dışarıdan bakabilmek için kendine zaman almak oluyor.. Kendiniz için, nerde ve nasıl olduğunuzu görebilmek için zaman almak…

Oyunun sonunda oyuncu uyumaya yatar, oyun boyunca bavulundan çıkardığı eşyalarla, ki bu eşyalar tamamen belli dönem karakterlerini üzerlerinde taşırlar, Türkiye’nin 40’ları, 50’leri 60-70’leri ve 80’lerine ait hemen ayırt edebileceğiniz ve toplumsal göndermeleri çok net objelerdir.- odayı giydirip uykuya dalar. Kapının çalmasıyla rüyasına uyandığında ise, dışardan gelen ses, onu bir paşanın beklediğini bize ima eder. Rüyasında, kadın dışardan gelen sese hemen giyinip geleceğini söyler. Ve giyinirken onun aslında mekanı üstüne giydiğini görürüz. Son kostümü tamamen Osmanlı dönemine ait olup, renk olarak da odanın renginin aynısı, yağ yeşilidir. Odanın tüm duygusunu üstüne giyerek çıkar… Bu bir anlamda o ana kadar anlattığı kadınların hepsinin bir anlamda en derinde, bilinç alında bir Osmanlı geleneklerine tabi olan bir yapıyı üstlerine bilerek ya da bilmeyerek giyindiklerine gönderme yapmaktadır.

Oyun geçtiğimiz yıl oynandı ve bu sene yeniden başlıyor. Oyuna seyircinin tepkisi nasıldı?

Oyun sonunda seyirci oturduğu yerden kalmak istemiyor. Güliz’e bir bu kadar daha anlatsan dinleriz diyorlar. Ve oyun sonunda bire bir sohbet ihtiyacı hissediyorlar. Hikayelere kendi hikayelerini eklemek, paylaşmak istiyorlar. Tıpkı bir sohpette olduğu gibii biri hikaye anlatmaya başladı mı, karşı tarafta anlatmak paylaşmak istiyor...

Oyun genelde hem eleştirmenler tarafından, hem de seyirci tarafından çok olumlu tepkiler aldı. Çok ilgi uyandırdı. Oyun aylar öncesinden dolu oynuyordu. Tabiseyirci sayımız az ama ilgisi bir o kadar fazla oldu. sayımız az. Otele telefon eden, yer arayan ve bulamayan bir o kadar çoktu. Lush Otel bir anlamda tüm kadrosuyla tiyatro gibi işledi. Bu işletmenin de severek yaptığı bir iş oldu ve bu mekana ve seyirciye de yansıdı. Bu sezon başında otel de tadilat olduğundanoyuna ara vermek durumunda kaldık. Ama bu arada bile ısrarla oyunun sorulması, tabi bizi çok sevindirdi. Tadilat sonrası biz zaten oyunu yeniden sahneleyecektik ama beklentinin olduğunu bilmek tabi çok keyifli.

DOT’daki Kara Tavuk oyununu çevirdiniz ve yönetiyorsunuz. Biraz bu oyundan bahsedebilir misiniz?

DOT için çevirip, sahnelediğim oyun „Karatavuk“ toplumsal bir yaraya parmak basan konusu itibariyle sert bir oyun. Oyun yaşanmış bir çocuk tacizi olayının 20 yıl sonra mağdur ve suçlusunun karşılaşması sonrası, iki karakteri de farklı açılardan derinden etkilemiş bu olayı ilk ağızdan dinlettiriyor. Çok tansiyonlu, çok iyi yazılmış bir oyun. Zaten bu oyunda DOT da kapalı gişe oynuyor. Cüneyt Türel ve Mine Tugay’ın oyuna katkısı ve sahnedeki uyumları oyunun sevilmesini sağlayan etkenler sanırım.

Üzerinde çalıştığınız projeler neler?

Şu anda Mayıs ayında gerçekleşecek olan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali için bir ses tiyatrosu diyebileceğim bir gösteri hazırlamaya çalışıyorum . Kocaeli B.B. Şehir Tiyatrosu prodüksiyonu olarak sahnelenecek olan „Irk Bitig“ adlı gösterinin metni, aslında Uygur Türkleri tarafından yazılmış 10.y.y. dan kalma bir fal metni. Gösterimizin müzikal yapısını Savaş Çağman Coskun kuruyor. Ve umarım prömiyerimiz Süreyya Operası’nda gerçekleşecek.

26 Şubat 2008 Salı

“OYUN OKUMALARI” VE “FARKLI MEKANLAR İÇİN OYUN YAZARLIĞI ÜZERİNE SÖYLEŞİ”

3 Mart 2008 Pazartesi günü

Saat 15.00

BÜ Güney Kampus,

Demir Demirgil Salonu


Bölümleri Okunacak Oyunlar:
“The Orientalist” / Steven Battles
“Köprü” / Cemre Baytok
“Oyun Hep Aynı” / Ufuk Bütün
“Turkish Delight” / Mustafa Çiçek
“Bomboda Balık” / Duygu Dalyanoğlu
“Eminönü-Büyük Yeni Han’da Bir Gece” / Hazal Özvarış
“İz” / Doğuş Şengül
“Çay, Simit ve Korku” / Selvin Yaltır

Söyleşi Konukları:
Prof. Dr. Cevza Sevgen /BU Batı Dilleri ve Edebiyatı Bölüm Başkanı
Emre Koyuncuoğlu / Tiyatro Yönetmeni, BU Eğitmeni, TEMAS Projesi
Esra Fidanoğlu / Mimar / İstanbul Kültür Üniversitesi Eğitmeni / TEMAS Projesi
Selvin Yaltır / Öğrenci / Boğaziçi Üniversitesi / Yazar
Esra Aykut / Öğrenci /İstanbul Kültür Üniversitesi / Mimari Proje Sahibi

3 Mart 2008 Pazartesi günü Saat 15.00
BÜ Güney kampus, Demir Demirgil Salonu


2007-2008 eğitim döneminde Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümünde açılan, Emre Koyuncuoğlu tarafından sürdürülen ve “Playwriting for Site-specific Spaces” başlığı altında verilen farklı mekanlar için oyun yazma atölyesinden dönem sonunda seçilen yedi oyundan belli parçalar “okuma tiyatrosu” olarak sahnelenecek. Etkinlik, ikinci dönem de devam etmekte olan bu derste oyunlarını geliştirecek olan öğrencilerin “çağdaş oyun yazarlığında” ilk adımları olarak da düşünülebilir.

“Oyun Okumaları”, Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü ve İstanbul Kültür Üniversitesi Mimarlık Bölümü işbirliğiyle “tiyatro ve mimarlık” disiplinleri arasında birlikte üretim gerçekleştirmek için 2007 Ağustos’tan itibaren üzerinde çalışılan TEMAS projesi (http://www.temasistanbul.org/) kapsamında ortaya çıkan işlerin bir sunumu. Bu sunumlardan bir tanesi de, İstanbul Kültür Üniversitesi’nde gerçekleşen gösteri sanatları mekanları projesi sergisiydi. “Oyun Okumaları” ve “Söyleşi” etkinliğimizde bu sergiden de örnekler sergilenecek.

Temas Projesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Kültür Üniversitesi’nin ortak çalışmasıyla, kentte yaşayan farklı kültürdeki insanın kentin çeşitli yerlerinde kurulacak kültürel alanlar aracılığıyla birbirlerine nasıl temas edebilecekleri sorusuna yanıt ararken ortaya çıktı. Buna göre Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları ve İstanbul Kültür Üniversitesi Mimarlık Bölümü öncülüğünde öğrenciler, oyunlarını ve mimari tasarımlarını TEMAS projesi için Haliç Bölgesi’nde seçilen 7 farklı alan için oluşturdular. BÜ öğrencileri tarafından bu mekanlar için yazılan oyunlar, İKÜ öğrencileri tarafından oluşturulan mimari projelerle birbirlerini geliştirip büyüttüler. Temas projesi için tiyatro yönetmeni Emre Koyuncuoğlu ve Kültür Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim üyeleri Esra Fidanoğlu, Ahmet Önder ve Ceren Balkır Övünç yürütücülüğünde öğrenci projeleri dönem sonunda tiyatro için üretilmiş mekan ve o mekan için üretilmiş oyunlar olarak izlenime sunulacaklar.

3 Mart 2008 Pazartesi günü saat 15.00’da BÜ Güney kampuste yer alan Demir Demirgil Salonunda okuma tiyatrosu etkinliğimizde İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ve BÜO öğrencileri/oyuncuları ve profesyonel oyunculardan oluşan 30 kişilik bir kadro okumaları gerçekleştirecektir.

18 Şubat 2008 Pazartesi

Tunus'a "Fiction as Reality" ile turne yapıyoruz

Tunus'da El Teatro'da gerçekleşecek olan "Çağdaş Türk Dansından Örnekler" Festivali'ne "Fiction as Reality" ile davet aldık. Oyun 4-11 Mart arasında Tunus'un dört ayrı kentinde sahnelenecek. Gösterimizin ilk gösterimi prodüksiyonunu da üstlenen Belçika, Antwerb'de, 0090 KunstenFestival'de gerçekleşmişti. Daha sonra Uluslarası İstanbul Dans Festivali'nde yer alan dans gösterimiz, Ekim 2007'de de Fransa, Marsilya'da Dansem Dans Festivali'ne davet aldı ve sahnelendi.
"Fiction as Reality"nin kadrosu şöyle:
Yönetmen/Dans Düzeni: Emre Koyuncuoğlu
Dansçılar:
Sevi Algan, Dilek Dervişoğlu, Su Güneş Mıhladız
Müzik/Beste: Çiğdem Borucu
Işık Tasarımı: Cem Yılmazer/ Arek Nişanyan
Kostüm ve Mekan Tasarımı: Fulya Tekin

"Fiction as Reality" de Chechov'un ünlü oyunu "Üç Kız kardeş"e "buradan ve yaşadıklarımızdan" göndermeler yapıyoruz. Gösterimizi, daha çok performansın öne çıktığı bir hareket tiyatrosu olarak tanımlayabiliriz. Oyunda performativ durum, daha çok "dayanıklılığın" sorgulandığı durumlarda ortaya çıkmakta. Üç dansçı da, oyun boyunca sürekli yemek yerken aynı zamanda, onları fiziksel olarak zorlayacak hareket kurguları gerçekleştiriyorlar. "İçerisi/dışarısı", "bastırma duygusu", "davetkar olma", "yaşanan anların içine girme/içinden çıkma" bununla bağlantılı "geçmişi (ve dolayısıyla, ve ne yazık ki geleceği) içinde barındıran anı kurcalama" vs. gösterinin hareket kurgularının temel dinamikleri arasında. Bu gösteriyi hazırlarken, "kurgusal bir dünyada yaşadığımız düşüncesi ağır bastığından", kendi kurgumuzu gerçekleştirebildiğimiz sahnemizde, tek gerçek alanı yakaladığımıza inandık ve bu alanı var ederken de yalnızca kendi ürettiğimiz dili kullanmayı ve bu noktadan çıkarak da evrensel bir dil yakalamaya çalıştık.