Tiyatro Tiyatro Dergisi, Haziran 2008
Yazın sıcaklığı üşüyen bedenlerimizi ısıtırken üzerimize bir rehavet çökmeye başlar. Kışın yorgunluğunu atmak, şehirden uzaklaşmak, düşünceleri evde bırakmak ve sahillerin davetini kabul etme vaktidir artık. Hal böyle iken bende bu yaz; zamanı, mekanı, konusu değişken ve yaz kadar keyifli sohbetleri paylaşmak istiyorum sizinle. En önemli değişiklik ise, alışılagelen “Sahne Tozu” söyleşilerindeki oyuncu konuklarım yerine tiyatro dünyasının farklı alanlarındaki kişilerle buluşturmak istiyorum sizi. Onların da söyleyecek sözünü duyurabilelim diye…Bu da sürprizli aylar demek perde yeniden açılana dek. Keyifli bir yaz geçirmenizi diliyorum.
“Kendi sesimizi yuttuk mu gerçekten? Yuttuğumuz sesi bulmak mümkün mü? Gelecekten beklentilerimiz neler? Geleceği yaratan kendi geçmişimiz iken neden sadece geleceğe bakar gözümüz? Geçmişimizden kaçarken geleceği yakalayamayacağımızı öğrensek mi artık? Belleğimiz niye bu kadar boş, boş bir bellekle yaşarken boşluk duygusundan nasıl kurtulabiliriz? İyi bir gelecek düşlerken birbirimize ihtiyacımız yok mu, bir olmaya ihtiyacımız?..” Bunlar benim sorularım. O nedenle soruları olan bir konuğum var bu ay. Sorduğu sorularla ortak paydada olduğumuzu düşünüp, aynı zamanda soruları soranın gerçekliğini merak ettim ve ilk kez bir yönetmenle söyleştim. Çalışmalarıyla tiyatroda bir arayışı olduğunu gösteren Emre Koyuncuoğlu’nun çalışmalarını, beğenelim ya da beğenmeyelim, sessiz kalmamayı seçtiği için bile anlamaya çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Emre Koyuncuoğlu ile Irk Bitig’den yola çıkarak tiyatronun içinde kısa bir mola verdik.Biz sorularımızı sormaktan çekinmiyoruz, belki sizinde sorularınız vardır da birlikte cevap ararız, kim bilir?..
16. Uluslarası İstanbul Tiyatro Festivali’nde “Irk Bitig” adlı oyunu yönettiniz. Önce “Irk Bitig”i biraz sizden dinleyelim istiyorum. Metin size ne söyledi ve neden bu metni seçtiniz?“Irk Bitig” özellikle geleneksel kültürün zenginleşmiş halini çağdaş bir dille bugünün insanına yeniden okumaya yarayan, 9.yy’dan kalma bir metin. Bu İslam öncesi bir metin. Çünkü bizim İslam öncesi dönemimizde var. Onun şekillenme biçimine çağdaş bir bakış açısıyla bakmayı istedim. Şamanik yapı sese dair olduğu için çok işleyen bir metin oldu. Çünkü biz ses tiyatrosu yapmayı çok istedik. Neden ses tiyatrosu diyeceksiniz? Çünkü bedenin kendi tarihi üzerine düşündüğüm işler çok oldu, özellikle kadın bedeninin içerdiği bellek üzerine çok çalışıyorum. Bedenin içinde ses de var. Oradan yola çıktığımda ses hep eksik kaldı. Biraz da kareografiden geliyor olmam sebebiyle de sesi biliyorum. Bu benim için böyle bir fırsattı. Bedenin belleğini sorarken sesi geride bırakmak hoşuma gitmiyordu. Ona girmek için de elinizdeki metin de ona uygun olmalı. Şamanik metin buna çok iyi fırsat tanıdı. Geleneksel bir şeyi yeniden okumak beni çok heyecanlandıran bir şeydir. Bedensel belleği ararken sesi de kullanmaya çok ihtiyacım vardı. Bir de; bu bir kehanet metni. Bir tiyatrocu olarak bu işle birlikte “iyi bir gelecek nasıl oluşturabiliriz?” önerisi üzerinde çok dolanıyorum. Dünyada insanlık büyük bir tragedya yaşıyor. Hepimizin birbirimize “iyi bir gelecek oluşturabiliriz öyle değil mi?” sorusunu sormaya çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu kehanet metni de günümüz Türkçesiyle “iyi bir gelecek bilgisi” demek. Cevaplar elimdeydi ama sorum yoktu. Beni bu metne en çok iten; doğru soruyu sormak oldu aslında. Doğru cevabı almak için doğru soruyu sormak gerekir.
*
BİR SORUNUN OLMASI DEMEK BİR DÜŞÜNCEN OLMASI DEMEK. O CEVAPLARI DOĞRU ALMAK İÇİN DOĞRU SORULARI SORMAK GEREKİYOR. ASLINDA BU OYUN; BİRLİKTE İYİ BİR GELECEK OLUŞTURMAK İÇİN DOĞRU SORULARI ARAMA SÜRECİDİR.*
Aslında metinde bizim bilmediğimiz cevaplar var öyle mi?Evet. O metine ya da şamana soru sorman gerekiyor. Bir sorunun olması demek bir düşüncen olması demek. O cevapları doğru almak için doğru soruları sormak gerekiyor. Aslında bu oyun; birlikte iyi bir gelecek oluşturmak için doğru soruları arama sürecidir.
Metin bize ne anlatmak istiyor diyecektim ki cevaplamış oldunuz?
Şunu da eklemek isterim. Metnin çok sade bir dili var bir kere.
Çok sade mi gerçekten, yer yer öyle gelmedi bana?
Çok katmanlı bir anlam var ama dilin kullanım biçimi çok sade. Derinliği çok fazla olan, ki derinlik tamamen kişinin kendisiyle orantılı, bir metin. Seyirciye ulaşma biçimi çok sade. Çağdaş metinler genelde entelektüel boyutta olduğu için bazen seyirciyi yorar, kafa karıştırır, belli bilgi donanımı gerektirir, bazen ulaşamaz seyirciye. Bu metnin özelliği ise; herkese ulaşabilen bir dili olması sebebiyle çağdaş metnin belli seyirciye ulaşılabilir olma engelini aştırttı bana! Bu metni herkese ulaşma potansiyeli taşıdığı için çok sevdim.
O halde bu oyun, yaptığınız işin en önemli işlevini yerine getirmiş oluyor. Çünkü sanat sokaktaki insana ulaşmak demek, aksi körler sağırlar birbirini ağırlar’ dan öteye gitmiyor.
Evet, bir de çağdaş dille ulaşmak önemli. Bu metin herkese seslenebiliyor. O anlamda da benim için çok doğru bir işti.
Metnin 101.sayfasında “Irg Bitig” yazıyor. Anlamı fal kitabı demekmiş. Aslında okunduğu anlamıyla da bir anlam içeriyor ki ilk duyduğumda dünyanın geldiği noktayı tarif ettiğini düşünmüştüm. Oyunu “ çağdaş opera, ses tiyatrosu ve performatif gösteri tanımları arasında dolaşıyor” diye tanımlamışsınız. Bu yolda ilerleme nedenleriniz nelerdir? Bunu yazdığımda oralarda geziniyordu iş ama şimdi rahat rahat ses tiyatrosu diyebilirim.
Diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz.
Genelde farklı disiplinleri bir arada kullanmayı tercih ettiğinizi söyleyebiliriz sanıyorum.
İlla öyle olacak diye ısrarım yok, daha doğrusu metin neye ihtiyaç duyuyorsa ona ağırlık veriyorum.
Oyunun bazı yerlerinde kendi sesinizden sorularınızı dinliyoruz. Birincisi; soruları neden siz seslendirmeyi seçtiniz? İkincisi ise; neden biz ve ben olarak ifade ettiniz? Belki sadece biz ya da sadece ben demek daha etkili olabilirmiş diye düşündüm çünkü o değişimlerde anlamdan uzaklaştığımı hissettim. 
Ben ve biz geçişleri yaptım bilinçli olarak, işledi mi bilmiyorum tabi. “Ben” dediğim zaman herkes kendisini düşünüyor. Benim en çok istediğim; “ben”den yola çıkarak bu sorunun “biz” olarak da sorulmasının altını çizmekti. Sorunsalı kendi içinde ve kendinde olduğunu düşünmek ama aslında o sorunsalın herkese ait olduğunu ve “biz” olarak da cevap verilebileceğini hatırlatmak. “Ben” diye gitseydi çok kişiselleşecekti, “biz” diye gitseydi bu seferde kimse sorumluluk almıyor gibi olacaktı.
*YAŞADIĞIM VE GÖRDÜĞÜM İYİYİ PAYLAŞMAK ,KÖTÜYÜ DE OLABİLDİĞİNCE YOK ETMEK. BİR İNSAN YAŞADIĞI DÖNEMDE BAŞKA NE İŞE YARAR? TİYATRODA BENİM İÇİN EN ÖNEMLİ ŞEY O. BİR ARADA BİR İŞ YAPIYOR OLMAK, BENCE EN BÜYÜK SANAT.*
İyi ki öyle olmuş, oyun daha doğal ve anlaşılır oluyor.
Bir de işin içinden biri olarak o soruları ben soruyordum. Tiyatral anlamda eğitilmemiş bir sesin bu soruları sormasını istedim.
Metin ilerlediğinde falcılar ya da büyücüler mi demeliyim bilemedim, geleceğe dair son yüzyılda yaşanan yakın-uzak pek çok olayı dillendiriyorlar. Burada bizim ne kadar unutan bir toplum olduğumuzu hatırlatırken aslında olayların kendisini de hatırlatıyorsunuz, iki hatırlatma birden var değil mi?
Orada bir bellek arayışı var. Toprak ölüyü gömen, unutturan bir metafor olarak kullanılıyor. O sahnede toprağı eşeleyip açarak yeniden bazı şeyleri hatırlıyorlar. Şamanların sorduğu sorular hep gelecekle ilgilidir ya, aslında “gelecek geçmişte saklı”yı hatırlatmak demek. Geçmiş ile samimiyet ve öz eleştiri ne kadar varsa gelecek o kadar aydınlık demek.
Tamamen aynı şeyi düşünüyorum.
O nedenle toprağı açtıklarında sürekli geçmişleriyle karşılaştılar. O topraktan çıkan aynalar geçmişleriydi. Geçmişini halletmen lazım ki geleceğini görebilesin anlatılıyor aslında.
Evet, bizse geçmişimizden uzağız.
Aslında birçok insan tarafından eleştirildim. Oyunun çok soyut bir dili varken sorular çok somuttu ama soyut cevaplar herkes içindi, bir anda somut cevaplarla geçmişi tak tak açmak kısmını oyun sonrasında çok düşündüm. Hala tamamen onu istiyorum. Orası tam bir şok dramaturji yapısında. Beklenmedik bir anda, hiç o estetiğe yakın durmayan bir yaklaşımla bıçak gibi sıralanıyor olaylar ve bir anda yok oluyor.
İnsanı gerginleştiriyor o sahne, doğru. Bence izlemeye alışkın olmadığımız için de böyle düşünülüyordur.

Evet alışkın olmadığımızdan. Sahnede klasik bir estetiğe yakın bir estetik var. Harmonik bir estetik formu üzerinden bir anda kırılan, deforme olan şeylere geçmek beklenmedik ve alışık olmadığımız bir şey. Bu bir sorgulama metni. Yalnızca güzel sesler duyalım, atmosfer bizi içine alsın gibi olsun istemedim, özellikle bunu yaratmaya çalıştım. Görsel olarak güçlü bir dili olsun istedim ama aynı zamanda çok güzel şeyler gördük gibi bir şey olmamalıydı, tam tersine görülen şeylerin içinde düşüncenin olması, tartışma başlatabilmesi önemli. Formun güçlülüğü kadar içeriğin güçlülüğünün de paralel gitmesini istedim. İster istemez seyirci o estetik güzelliğin içinde rahatsız oluyor ama bence bu pozitif bir rahatsızlık.
KONUŞABİLMEK İÇİN DE KENDİ SESİNİZE ALIŞMANIZ LAZIM. BU BİR AKTİF OLMA DURUMU ASLINDA. SESSİZ DURUŞ KABULLENİŞTİR. İNSANLARIN KONUŞMASI VE PAYLAŞMASI LAZIM. BİZ SESİMİZİ YUTMUŞUZ Kİ BEN KENDİ SESİMİ BULUP BULMADIĞIMA EMİN DEĞİLİM HALA.
Oyun sonunda, bir türlü oyun diyemiyorum desem, oldukça etkili animasyon gösterileri var. O çizgiler nasıl ortaya çıktı?
(Oyun ama diyor gülerek.)
Aksel Zeydan Göz ile birlikte çalıştık ama çizimleri tamamen ona ait. Bazı formların ve anların, politik göndermelerin oluşması gibi noktaları yani ana fikri birlikte oluşturduk ama çizim tamamen ona ait.
Anlaşılması konusunda tereddüt yaşadınız mı hiç?
Olmadı, bence çok rahat anlaşılır bir oyun. Ne demek istediği çok ortada.
Kendi duygumu paylaşmak istiyorum: Oyundan çıktığımda yarım kalmış gibi hissediyordum, eksik bir şey vardı… Böyle mi hissetmeliydim zaten, amaç bu muydu?
İnsanlar ne hissedecek bilemem. Oyunda üç bölüm var. Birincisi soruların başladığı bölüm, ikincisi şamanın içselleştirdiği bölüm, üçüncüsü ise tedavi bölümü. Tedavi bölümü çok kısa ve orayı çok düşündüm. Sakin ve durağan bir bölüm, orayı yukarı çekip ütopik bir doygunlukla bitirirsem sende o doygunlukla bitirirsin oyunu. Biraz orayı açık bıraktım. İyi olma durumunun girişi var, geçisi var ama sonrasında sorumluluk herkese ait. Çünkü iyi olma durumu sorumluluğunu herkes aldığı zaman iyi olabileceğiz. Bir de ben mutlu sonları beceremeyen bir insanım. Tiyatro bir aynaysa “hangi mutlu son?” dedirtiyor bana. Ama ilk defa hayatımda huzur arayışını koyarak bıraktım.
Öyle değilse de bile oyun izleme alışkanlıklarıyla ilgili bir şey olabilir, kendi adıma söylüyorum, her şeyin giriş-gelişme-sonuç şeklinde olmasına alışkın olmakla ilgili olabilir bu. Galiba şunu bekledim, “sorular varsa cevapları da vardır” Belki bu kolaycılık, onu da bilmiyorum.
Ama cevabı vardı. Sonunda yine bir ümide açılıyorduk mutlu mutlu, ama geyik çıkıp “otsuz susuz kaldım nasıl yaşarım?” diyor, soruya soruyla cevap veriliyor. Bir cevap yok, öneriler var ve oyun, sorulara cevap vermektense soru sorarak bitiyor. Oyunun başında metin fısıldanıyor, ve insanlar/şamanlar topraktan çıkıyorlar görsel olarak. Yani metni çağırıyoruz ve metne sorular soruyoruz. Sorunlarımıza derman arıyoruzya da şamanın bizim hastalığımızı tedavi etmesini istiyoruz. İkinci bölümde, şaman rüyaya yatıyor ve o parçalanmayı yaşıyor, bizi sağaltma niyetli. Üçüncü bölümde ise, şamanı geri toprağa/ geçmişe gömüyoruz. Yani görsel olarak şamanın kürkünü toprağa gömüyoruz. Üçüncü bölümde görsel olarak bir final olurken yani şamanın bizi tedavi ettiğine ve işlevini yerine getirdikten sonra yerine geri gittiğini görsel olarak kurgularken, sahnedeki sözel akış aynı şekilde bitmiyor. Son olmuyor maalesef sözel anlamda; bir soru daha geliyor, belki de en temel soru; sözel dil soruyla bitiriyor, ikisi eşleşmiyor, paralel anlatımı tercih etmedim.
*BENCE TÜRK TİYATROSU’NDA ÇOK EKSİK BİR ŞEY BU, SANATÇILARA İNANILMIYOR. BİRİSİNİN BİRİSİNE İNANIYOR OLMASI ONU İKİ KAT BÜYÜTÜYOR. BU ANLAMDA ÇOK MUTLUYUM. İŞ AVANGARD BİR İŞ. BÖYLE BİR İŞİN BİZİM GİBİ DESTEKLENMESİ KURUM TİYATROLARINA DA ÖRNEK OLDU DİYE DÜŞÜNÜYORUM.*
Oyuncuların hisleri nasıldı?
Oyuncular bana inanılmaz destek verdiler. Onlar olmasaydı bu olmazdı. Çok inandılar. Hepimizin ihtiyacıymış onu fark ettim. “Bir ses tiyatrosu denemesi yapmak istiyorum” dediğimde sahnede olan herkes kendi kendine geldi. Ben bir kast oluşturmadım. Prömiyerine on gün kalmış ama daha distribüsyon asılmamıştı.
Herkesin bir arayışı var hayatta. Emre Koyuncuoğlu’nun tiyatro arayışını nasıl tanımlarsınız?
(Ben de bilmiyorum, desem, diyor gülerek. )Yaşadığım ve gördüğüm toplumsal iyiyi paylaşmak, kötüyü de olabildiğince azaltmak için çaba göstermek. Bir insan yaşadığı dönemde başka ne işe yarar? Tiyatroda benim için en önemli şey o. Bir arada bir "güzel" için olabilmek ve bir sonuç çıkarıyor olmak, bence en büyük sanat. Bir güzelliği bir arada oluşturma düşüncesiyle başlayan bir süreçten ve sonucunu da birileriyle paylaşıyor olmaktan daha güzel ne olabilir? İnsanlar için sürekli "iyi" ve "güzel" peşinde koşup onu üretmeye çabalıyorsunuz... Tiyatro en kutsal en güzel şey diye düşünüyorum. Yaşama değer!
“Sesimizi bulmalıyız” diyor oyun, yuttuğumuz kendi sesimizi? Yani kim olduğumuzu, geçmişimizi ki geleceği de ancak böyle yaratabilelim… Peki sizce nasıl bulacağız kendi sesimizi? Ve sesimizi bulmak için sesi kullanmak neden?
Konuşabilmek için de kendi sesinize alışmanız lazım. Bu bir aktif olma durumu aslında. Sessiz duruş kabulleniştir. İnsanların konuşması ve paylaşması lazım. Biz sesimizi yutmuşuz ki ben kendi sesimi bulup bulmadığıma emin değilim hala. Bazen bana öyle sorular geliyor, ki ben bunun için yıllardır uğraşıyorum, teğet geçtiğim bir sürü şey olduğunun farkına varıyorum.
Hayat böyle bir şey galiba… Önemli olan o soruları sorabilmek, tamam buldum deseniz bu işler olmayacak muhtemelen.
Ben ilk defa festivale bir kurumsal tiyatro altında katılıyorum. Bağımsız iş yapmaya o kadar alışığım ki. O anlamda baştan endişelerim oldu ama sonra giriştim. Nejat’ın ( Birecik) çok desteği oldu, o inandı. Bence Türk Tiyatrosu’nda çok eksik bir şey bu, sanatçılara inanılmıyor. Birisinin birisine inanıyor olması onu iki kat büyütüyor. Bu anlamda çok mutluyum. İş avangard bir iş. Böyle bir işin bizim gibi desteklenmesi kurum tiyatrolarına da örnek oldu diye düşünüyorum.
Ben de tam özel tiyatro ve kurum tiyatrosunda çalışırken nasıl farklılıklar yaşıyorsunuz, özgürlük sınırlarını çizerken engellendiğinizi hissettiğiniz oluyor mu diye soracaktım?
Ben bire bir repertuara iş yapmadım. Projenin başından itibaren hep üzerinde çalışmak istediğim bir metin vardı, metin belli olduğunda alanı da belliydi. Ama bu oyunda bu metinle bağlantılı bir tiyatro estetiği oluşturma düşüncesi var. Kurumsal tiyatrolarda bastırmanın olduğunu düşünmüyorum ama repertuar üzerinden çalıştıkları için belli bir bakış açısında durmak durumundalar. Bu metnin antik, gösterinin avangard olması ve de herkese ulaşıyor olması her iki şekilde de işledi, o anlamda da çok mutluyum.
Anlıyorum. Pekala, tiyatronun içinde pek çok alanda çalışmalarınız var, yazmak, yönetmenlik, koreografi …. Bilinçli bir seçim mi?
Aslında ihtiyacım vardı, bir derdim vardı galiba, o yolla çözdüm.
Son zamanlarda özel tiyatroların farklı disiplinlere yönelmeye başladığını görüyoruz. Yenilikler denenirken ne kadar yeni bir şey üretebiliyoruz? O unutmuşluğumuz ve kendimizin kim olduğumuzu bilmeden ürettiğimiz işler ne kadar işlevsel oluyor bilmiyorum. O yüzden gelişmeler bir bakıma güzel iken bir bakıma da düşündürücü…Düşünme konusunda tembel kuşaklar yetiştirildiği için soru sorarken cevap da isteyen insanlar olduk. Böyle bakılınca işler muhalif olmuyor, bir şey söylemiyor yahut popüler kültüre hizmet ediyor. Elbette bunlar da olsun ama sanat muhalif olmalı iken biraz daha araştırmak, altına bir şeyler koymak gerekiyor sanki… Kafam bu konularda o kadar dolu ki biraz soruyu uzun tuttum. Özetle, cesur muyuz, ne düşünüyorsunuz?
Kendimden yola çıkarak söyleyeyim. Önce kendime sorayım: “ben cesur muyum?” Hayır!
(Ben de kendime soruyorum aynı anda, ben “cesur muyum?” Olmaya çalışıyorum ama hayır “ben de yeterince cesur değilim” cevabını veriyor içim bana. Korkuyla kuşatılmış kişiler korkudan tümüyle arınmadan “ne kadar ve nasıl cesur olabilir?” soruları da geliyor ardından, röportaj sonrasında gelin diyerek gönderiyorum onları)
Neden?
Daha cesur olunabilir. Onun potansiyelini görüyorum içimde…(düşüncelere dalıyor)
Ne korkutuyor sizi?
Korkmuyorum, cesur olmanın karşılığı korkmak değil ama cesur değilim yeterince. Olanakları daha fazla zorlamaya kapasitem yetmiyor artık. écesur muyum?" u ben söyle sormak istiyorum. “Cesur muyuz?” Bak yine çoğunluk üzerinden düşünmeye ihtiyaç duyuyorum çünkü cesur olmak "tek başına" olmuyor. Tek başına cesaret gösterisi yapsan ne olur? Bir birliktelik cesur olmalı. O yüzden değilim diyorum. Ama ben iyimserim. İlginç bir gençlik geliyor; donanımlı, tartışmaya açık… Eski kriterlerle bakınca apolitik, asosyal gibi gözüken ama kendi içinde donanımlı, hareket alanını çok iyi bilen gençler var. Hatta ilginç gelebilir ama nerdeyse on beş yıl sonra Türkiye’deki gençliğin dünya tarafından takip edilmesi gerektiği noktada olacağını düşünüyorum.
Pekala, on beş yıl sonra sizin dediğiniz gibi olacak olmasını diliyorum ama ben pek iyimser sayılmam bu konuda. (diyorum buruk bir tebessümle. Geleceğe dair umudumun her gün biraz daha azaldığını içimin en kuytu köşelerinde bile duyumsadığım bugünlerde, inanan insanlara inanmakta da zorlanıyorum elimde olmadan)
Ama medyadan nefret ediyorum. İnsanların en büyük derdi ve silahı olduğunu, o silaha karşı bir arada olmamız gerektiğini düşünüyorum. O görsel dilin ne kadar yalan olduğunu ve karşısında tiyatronun marjinalleştirilmesinin çok büyük bir politika olduğunu düşünüyorum. Bu politikaya da kültür alanından da çok insanın hizmet ettiğini düşünüyorum.
Kesinlikle öyle. Bu sefer üzülerek katılıyorum size!
Özlem’den Son Sözler: O halde teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şeyler yoksa iyi bir gelecekte yeniden buluşmak üzere.
Emre’den Son Sözler: Eklemek istediğim bir şey yok, ben de teşekkür ederim.
Özlem’ce Emre Koyuncuoğlu:
Aslında tiyatro dünyasına girmeden önce suyun dünyasında yaşarmış. Yaklaşık on beş yıl boyunca milli yüzücülük yapmış. Suyun içinde yarattığı kendi dünyasından hayata bakmayı öğrenmiş. Yüzdüğü yılları “Direnmenin gücünü öğrendim orda bilmeden. O yalnızlığın zenginliğini bulmama çok yardımcı oldu. ” diyerek tanımlıyor. Genç kızlık yılları asosyal geçmiş. “Okul arkadaşlarım sinemaya giderlerdi, ben gidemediğim için utanırdım, onlara çok imrendirdim. Kontak kurabileceğim tek şeyim antrenmandı. Ama bu bana ayakta kalmayı, kendi kendini yeniden ve yeniden aşmayı öğretti” diyor o yıllardaki Emre’ye dair. “Seninle bir sanatçı olarak konuşuyorum ama spor geçmişim var acaip değil mi?” diye de ekliyor. Evet, insanın yolunu nasıl çizeceği belli olmuyor. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğreniminin ardından Dramaturji Yüksek Lisansı yapmaya karar vermiş. Yaklaşık 10 yıldan bu yana pek çok oyun ve projeyle tiyatral var oluşunu sürdürürken yeni sezon için çalışmaya başlamış bile. Toprağı seviyor ve evinde çiçek büyütmek ona iyi geliyor. Okumaya düşkün ama garip şeyler okumaya duyduğu heyecandan yarım bırakılmış kitapların yükünü de taşımıyor değil. Popüler dünyayla ilgilenmeye çalışıyor. Bol bol televizyon seyrediyor ama hepimizden farklı bir izleme biçimi geliştirmiş. O izlerken not da alıyor ve bundan çok eğleniyor. “Tiyatro dışındaki zamanlarda neler yapıyor?” sorusuna “pek boş zamanım yok çünkü işim benim yaşama biçimim” diye yanıt veriyor. Bugünlerde 16. Uluslarası Tiyatro Festivali’nde “Irk Bitig” adlı bir fal kitabı metniyle katılarak ses tiyatrosu adına bir deneme yapmanın yorgunluğunu atmaya çalışıyor.